tedavisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tedavisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2008 Pazartesi

Bel ağrısı

Bel ağrısı ağrı kesiciler spinal manipülasyon

Yetişkinlerin %80 inde, yaşamlarının bir döneminde önemli derecede bel ağrısı olmaktadır. Bel ağrısı, işgücü kaybına neden olan ve faaliyetlerimizi etkileyen sağlık sorunlarından birisidir. Belle ilgili zedelenmeler, işyerinde çalışanlar arasında görülen toplam yaralanma ve hastalıkların yaklaşık %20 sini oluşturmaktadır.

Bel ağrısının önlenmesi amacıyla yaygın olarak uygulanan stratejiler, vücut formunun geliştirilmesine yönelik egzersiz, sırt mekaniği ve ağırlık kaldırma konusunda eğitim ve lomber desteklerdir (genellikle ek destek sağlamak üzere belin çevresine hafif bir elastik kuşak sarılması). Ancak bu önlemlerin etkinliği tam olarak bilinmemektedir.

Bel ağrısına birkaç etken neden olabilir. Bunların başında zedelenmeler ve yaşlanmanın etkileri gelir. Bel ağrısı vakalarının çoğunluğunun önemli olduğu düşünülmemektedir ve bunlar, doktorun önereceği basit tedavilerle geçmektedir.

BEL AĞRISININ ÖNLENMESİ :

- Sırt kaslarınızın güçlü ve esnek olmasını sağlamak için düzenli egzersiz yapın.

- Ağırlık kaldırırken, doğru teknikleri uygulayın (bütün cisimleri, vücudunuza yakın tutarak kaldırın ve bükülmekten, ileriye doğru eğilmekten ya da cismi kaldırırken uzanmaktan kaçının)

- Uygun vücut ağırlığını koruyun ve sigara içmekten kaçının

Ayakta dururken ya da otururken uygun pozisyonda olmaya dikkat edin.

NE ZAMAN DOKTORA GİTMENİZ GEREKİR?:

Belirtiler şiddetliyse ve birkaç gün içinde geçmiyorsa

Ağrı günlük etkinlikleri engelliyorsa

Barsak ya da mesane kontrolüyle ilgili sorunlarınız varsa

Kalça ya da rektum bölgesinde uyuşma hissediyorsanız

Bacağınızda güçsüzlük ya da uyuşma varsa

TEDAVİ SEÇENEKLERİ :

İlaç :

Hafif ila orta şiddette belirtileri olan kişilere asetaminofen, aspirin ya da ibuprofen gibi ağrı kesiciler yeterli olabilir.

Sırta sıcak ya da soğuk uygulaması:

Belirtilerin başlangıcını izleyen 48 saat içinde, her seferinde 5-10 dakika süreyle olmak üzere, sırtınıza soğuk su torbası (ya da buz torbası) uygulayabilirsiniz. Kırk sekiz saatten uzun süren belirtiler için, ağrıyı gidermek amacıyla bir sıcak su torbası uygulamayı ya da sıcak su banyosunu deneyebilirsiniz.

Spinal manipülasyon :

Bu tedavi sadece bu konuda uzman bir kişi tarafından uygulanmalıdır ve bazı vakalarda, belirtilerin ortaya çıktığı ilk ay içinde yararlı olabilir.

AMELİYAT

Bel ağrısı vakalarının çoğunluğu, ameliyata gerek olmadan tedavi edilebilmektedir. Ameliyatın en sık rastlanan gerekçesi, disk kaymasına bağlı basınç nedeniyle sinirde ve bacakta oluşan ağrıdır.

Baş ağrısı, migren

Migren öncesinde hastalar genel bir kırklık ve nöbetin başlamasından 12-24 saat kadar önceye uzanabilen tanımlayamadıkları bir huzursuzluk yaşarlar; böylece nöbetin yaklaştığını anlarlar. Bazen migren nöbeti ön belirti vermeden, beklenmedik bir anda, örneğin rahat bir uykudan sonra başlar. Ama genellikle ruhsal gerginlik ya da adet döneminin yaklaşması gibi hızlandırıcı etkenler vardır.
Migrenden hemen önce yaşanan ve baş ağrısının başlayacağını gösteren “aura” dönemi, belirtileri sara nöbeti öncesindekilere benzediği için bu adla anılır. Hastaların çoğunda ayrıca kısa bir süre için bir gözde görme alanını sınırlayan canlı bir ışık çizgisi (parıltılı skotom) belirir; bu görme kusuru başın karşı tarafında ağrı başlayınca ortadan kalkar.

Ağrı şiddetli, zonklayıcı ve ilerleyici özelliktedir. Başlangıçta gözün üzerinde yoğunlaşır, sonra şakak bölgesine yayılır.

Migrenin tuttuğu baş yarısında deri duyarlığı artmıştır; deriye dokunmak ya da en küçük baş hareketleri ağrıyı başlatabilir. Hasta ses ve ışığa karşı da aşın duyarlılaşır; bu nedenle sessiz ve karanlık bir ortam ister. İştah kesilir. Bulantı, kusma ve halsizlik sık görülen öbür belirtilerdir.

Migren nöbetlerinin süresi çok değişkendir; kısa süreli nöbetler birkaç saatten 12-24 saate kadar, ağır migren nöbetleri ise birkaç gün sürebilir.

Aşın idrar çıkartılan hızlı bir çözülme dönemiyle nöbet biter. Migrenden hiçbir iz kalmayan hasta normal yaşamına döner.

NEDENLERİ

Migrenin nedenleri ancak varsayımlarla açıklanmaktadır. Bugüne değin yapılan gözlem ve deneyler, hastalığın klinik tablosuyla ilgili sınırlı bilgilere doyurucu bir yorum getirememiştir.

Migren uzun zamandır damar ya da sinir sistemine bağlı bir hastalık olarak açıklanmaktadır. Damar sistemiyle ilgili olduğu varsayımA önceleri daha çok benimsenmiştir. Ama son zamanlarda sinir sistemine bağlı olduğu görüşü yaygınlaşmaktadır. Damar sistemini temel alan görüş, migrenin kafa atar damarlarının ağrılı genişlemesinden kaynaklandığım savunur. Gene bu kurama göre genişleme öncesinde de belirli bir odakta şiddetli bir damar büzülmesi görülür. Büzülme nedeniyle beynin bazı bölgelerine gelen kan akımı yavaşlar; buna bağlı olarak da bazı oksijen yetersizliği ve belli noktalarda geçici sinir sistemi belirtileri (aura) ortaya çıkar.

Hastalığı öncelikle sinir sistemine bağlayan yaklaşım, migren nöbetinden sorumlu birincil etkenin beyinde damar gerginliğini denetleyen bir merkez olduğunu savunur. Bu merkezin dış ve iç uyaranlara verdiği yanıtlar, migrenle ilgili damar değişikliklerine neden olur. Bu değişiklikler ve atardamar duvarlarındaki ödem sonucunda migren ortaya çıkar. Sinir sistemi ya da damarlardaki yanıtın serotonin, histamin, prostaglandinler, pıhtılaşma etkenleri, endorfinler ve monoaminoksidazlar gibi bazı maddelerin serbestleşmesi sonucunda ortaya çıktığı da öne sürülmüştür.

Migrenin oluşum sürecinde kişisel bir yat4ınlık ya da eğilim ve kalıtsal etkenlere bağlı ağrı eşiği düşüldüğü de önemlidir. Bu nedenle birçok olguda migren nöbetini önceden tahmin etmek tümüyle olanaksızdır. Çok çeşitli etkenler nöbeti başlatabilir. Heyecan, bedensel ve/ya da zihinsel yorgunluk, güneşte kalma, kapalı ortam, sigara dumanı, ani hareket, iklim değişildiği, gürültü, alışkanlıklarda değişiklik ve bazı besinler etken olabilir.

TEDAVİ

Migrende belirtilere yönelik ve koruyucu olmak üzere iki çeşit tedavi uygulanır. Belirtilere yönelik tedavi aralıklı olarak baş ağrısı çeken, nöbet sayısı ayda ikiyi bulmayan, her gün ilaç kullanmak istemeyen ya da bazı nedenlerle ilaç kullanamayan hastalar için uygundur.

Koruyucu tedavi ise nöbet sayısı ayda ikiyi aşan, nöbetlerin sıklığı ve şiddeti nedeniyle düzenli ilaç kullanmaya hazır olan hastalara önerilir. Koruyucu migren tedavisinde kullanılan birçok ilaç vardır.

Uygulamada ilaçlar yalnız etkililiğine değil, hastalık tablosuna ve hastanın biyolojik-davranışsal özelliklerine de bağlı olarak seçilir. Örneğin flunarizin, siproheptadin gibi genellikle iştah açıcı, uyku verici ve şişmanlatıcı etkileri olan ilaçlar iştahsız, zayıf ve uykusuzluk çeken hastalara verilir; şişman ve uyanıklık gerektiren işlerde çalışan hastalarda ise kullanılmaz. Propranol kalp atışları normalden yavaş olan hastalara verilmez, ama tansiyonu yüksek ve/ya da kalp atışları hızlı olan hastalarda öncelikle kullanılacak bir ilaçtır.

Hastaların büyük bölümü daha önce bazı koruyucu ilaçları kullanmış olduğundan koruyucu migren tedavisinde uygun ilaçların seçilmesi zor olmaz. Önceden kullanılmış ilaçların dikkatle sorgulanması, birkaç seçenek arasından ilaç seçiminin yapılmasını sağlayabilir.

Kronik bir hastalığın tedavisinde bir ilaç uzun süre kullanılınca hastada bazı yan etkilere yol açabilir. İlacın tedavi edici değeri yüksek olduğu halde, hasta yan etkileri nedeniyle tedaviye ara verebilir.

Migrenin belirtilere yönelik tedavisinde kullanılan ilaçlar son 30-40 yılda fazla değişmemiştir. Bunların başlıcaları ağrı kesiciler, çavdarmahmuzu türevleri, barbitürat-ağrı kesici karışımları ve ağrı kesici etkisi olan küçük ve büyük grup uyuşturuculardır (narkotik).

Migrene karşı etkileri iyi bilinen aspirin, steroid yapısında olmayan öbür iltihap giderici ilaçlar ve asetaminofen en çok kullanılan ağrı kesicilerdir. Bunlar genellikle reçeteyle değil, hastaların kendi kendilerine aldıkları ilaçlardır. Aspirin bazı hastaların ara sıra gelen baş ağrılarını gidermede de çok etkilidir.

Çavdarmahmuzu türevlerinin migrene iyi geldiği geçen yüzyıldan beri bilinmektedir. Bu konudaki araştırmaların büyük bir bölümü de bu yüzyılın başlarında yapılmıştır. Ayda iki defadan fazla baş ağrısı nöbeti tutmayan hastalarda çavdarmahmuzu türevleri çok yararlı olabilir.

Bu ilaçlarla tedavi edilen hastalar, ilaç kesildikten sonra “geri gelen” (rebound ) baş ağrıları ve kolayca oluşan ilaç bağımlılığı nedeniyle yakından izlenmelidir. Baş ağrısı başladığında ağız ya da dilaltı yoluyla 1-2 mg.lık dozlar önerilir; bu miktar 30-60 dakika sonra yeniden verilebilir ve gerekirse bir saatlik aralarla yinelenir. Hastaya verilecek en yüksek doz 6 günde mg ı, haftada ise 10-12 mg ı geçmemelidir.

20. yüzyılın başında kullanıma giren barbitüratlar da migren tedavisinde yararlanılan ilaçlardır. Ama özellikle kısa etkili barbitüratların alışkanlık yapma tehlikesi oldukça yüksektir. Çavdarmahmuzu türevleri gibi bu ilaçların da aralıklı olarak kullanılması yeterlidir. Bir ay içinde 20 den fazla kısa etkili barbitürat tableti alan bir hastada alışkanlık oluştuğunu düşünmek gerekir.

Küçük uyuşturucular grubuna giren ilaçların başlıcaları kodein ve asetaminofendir. Bunlar özellikle hafif ağrı kesici ya da barbitürat tedavisine yanıt vermeyen ve çavdarmahmuzu türevlerini alamayan hastalarda yararlıdırlar. Bu ilaçlarda da alışkanlık tehlikesi vardır ve ayda 20 tabletten fazla alan hastalarda bağımlılık geliştiği düşünülmelidir.

Ağrı kesici etkisi bulunan büyük uyuşturucular ise morfin ve türevleridir. Bunlar da bazen migren ve öbür baş ağrılarının tedavisinde kullanılır.

İlaç bağımlılığı tehlikesinin yukarıda sayılan bütün ilaçlar için geçerli olduğu unutulmamalıdır. Alışkanlık gelişen bir hastada ilaç kesildikten sonra “geri gelen” baş ağrısı nöbetleri görülebilir. Örneğin, barbitüratlarla tedavi edilen bir hasta, baş ağrısını hafifletmek için düzenli olarak günde birkaç kez ilaç alabilir. Hasta dikkatle izlendiğinde barbitürat yoksunluğu belirtileri gösterdiği ve bu belirtilerden biri olan baş ağrısını gidermek için ilacın dozunu gittikçe artırdığı görülür. Aynı süreç çavdarmahmuzu türevleri, çeşitli ağrı kesiciler ve her iki gruptan uyuşturucular için de geçerlidir. Tedavinin önemli bir yönü de nöbetin ortaya çıktığı koşulların değerlendirilmesi ve olabildiğince düzeltilmesidir.

Nöbeti başlatan ruhsal gerginlik, heyecan, hafta sonu ya da tatillerin ilk günlerindeki ani gevşemeler, peynir, çikolata, şarap gibi tiramin ya da feniletilamin içeren yiyecek ve içecekler, yaşam alışkanlıklarında önemli değişiklikler, açlık, iklim değişildiği ve hormonal etkenler dikkatle izlenmelidir.

Hastanın daha önceki tedavilere verdiği yanıt çok önemlidir. Hastalık öyküsü alınırken bu konu üzerinde özellikle durulmalıdır. Baş ağrısını şiddetlendiren menopoz, yüksek tansiyon, boyun ve/ya da ağız-çene bölgelerinde çeşitli işlev bozukluklarıyla ruhsal ve duygusal bozukluklar da titizlikle değerlendirilmelidir.

Omuz ağrıları

Omuz ağrılı hastalarda , ağrının lokal bozukluktanmı, sistemik bir hastalıktanmı yoksa başka yerden mi yansıdığını teşhis etmek gereklidir.Özellikle hastanın mesleğine, kronik hastalıklarına ve genel ruhsal durumuna dikkat edilmelidir.
Genel
Omuz ağrılı hastalarda , ağrının lokal bozukluktanmı, sistemik bir hastalıktanmı yoksa başka yerden mi yansıdığını teşhis etmek gereklidir.Özellikle hastanın mesleğine, kronik hastalıklarına ve genel ruhsal durumuna dikkat edilmelidir.Omuzu tekrarlayan mesleki streslere maruz kalan boyacı, marangoz ve kaynakçılarda, kan dolaşımında bozukluk olan alkolik ve diyabetiklerde sık rastlanır.

Ağrı yapan nedenler
1-Tendinitler
2-Bursitler
3-Adesiv kapsülit
4-Fibrozit sendromu
5-Dejeneratif artrit
6-Travmatik(kırıklar) ve atletik zedelenmeler
7-Pleksus brakiyalis(sinir) yaralanmaları
8-Enfeksiyonlar
9-Tümörler
10-Boyun fıtıkları
11-Romatizmal hastalıklar(Ankilozan spondilit, Romatoid artrit)
12-Gut, diyabet(şeker hastalığı), hiperparatiroidizm
13-İç organ hastalıkları(kalp hastalıkları, safra kesesi hastalıkları)
14-Hastalık veya kalp ameliyatları sonrası kolun uzun süre hareketsiz kalması
15-Periartritik kişilik(Gergin , sıkıntılı ve hafif bir ağrıyı tolere edemeyecek kadar ağrı eşikleri düşük kişiler)

Klinik özellikler
Travma kroner arter hastalığı, kronik akciğer hastalığı, akciğer tümörleri, diyabetes mellitus(şeker hastalığı), servikal spinal bozukluklar(boyun hastalıkları) , uzun süre omuzun inmobilizasyonu(hareketsiz kalması) ve periatritik kişilik(gergin, sıkıntılı ve hafif bir ağrıyı tolere edemeyecek kadar ağrı eşikleri düşük kişiler)
Hasta ağrı nedeniyle uyuyamaz, omuz hareketleri her yöne, özellikle yana açılma kısıtlı ve ağrılıdır.Omuz hareketsiz, sabit bir şekilde tutulursa ağrı kesilir.

Değerlendirme
1- Ateş ve kilo kaybı varsa; ağrı istirahatde artıyorsa Dahiliye uzmanına müracaat ediniz

2- Omuz hareketleri kısıtlıysa Fizik Tedavi Uzmanına müracaat ediniz

Tedavi
Ağrılı dönem

1-Omuz bir askıyla ıstırahata alınmalıdır. Kol vücuda yapışık, el ve ön kol biraz yüksekte tutulmalıdır.

2-Yaklaşık 48 saat omuza buz uygulaması yapılmalıdır.(devamlı veya 3 saat arayla 20 dakika buz uygulaması)

3-Paracetamol veya antienflamatuar grubu ilaçlar kullanılabilinir.

4-Pasif hareket açıklığı egzersizleri yapılmalıdır.

Sağlam kol masa veya benzeri bir yere desteklenir, ağrılı kolla önden-yandan ve dairesel hareketler yapılır. Ortalama 4-5 dakika ve günde 3-4 defa uygulanır.

Az ağrılı dönem

1-Islak sıcak havlu uygulaması(3 saat arayla 20 dakika uygulanacak)

2-EGZERSİZLER

OMUZ HAREKETİNİ ARTIRICI EGZERSİZLER

Ayakta dik durun ve elinize uzunca bir sopa alın.Dirsekleri gergin tutarak ellerinizi yavaşca yukarıya kaldırın ve indirin.Aynı hareketi sopayı kalça arkasında tutarak geriye doğru tekrarleyın. Her iki harekettede dirseklerin düz tutulmasına dikkat edin.

Vücut duvara yan bakacak şekilde ayakta durulur.Parmak uçları duvara temas ettirilir, çıkabildiği en yüksek yere kadar parmaklar hareket ettirilerek, kol en yüksek seviyeye çıkarılır.

Yüz duvara bakacak şekilde ayakta durulur.Parmak uçları duvara temas ettirilir, çıkabildiği en yüksek yere kadar parmaklar hareket ettirilerek, kol en yüksek seviyeye çıkarılır.

OMUZ GÜÇLENDİRME EGZERSİZLERİ

Kol gövdeye bitişik, dirsek dik açıda durarak, sağlam el ile el bileği tutulur, hasta kol dirsekten dışarıya ve içeriye doğru itilir.

Duvara yan durulur: Kol gövdeye bitişik dirsek dik açıda kol duvara doğru itilir.

Kol gövdeye bitişik dirsek dik açıda kol düz olarak geriye doğru itilmeye çalışılır(Omuz hareket ettirilmeden dirsekle duvar itilir.)

Duvara doğru dönülür.Kol gövdeye bitişik dirsek dik açıda yumrukla duvar itilir.

GERME EGZERSİZLERİ
Kollarınız öne doğru uzanmış kısıtlı şekilde yüzüstü yatın ve omuzunuza doğru hafifce dönerek ağırlık verin.
Diz üstü çömelinir, kollar öne doğru düz olarak uzatılır, gövde yere yaklaştırılarak kolun üst iç kısmının gerildiğini hissedilir.Bu şekilde 10 sayana kadar durulur.
Bir sandalyenin arkasına tutulur, bacaklar, düz bir şekilde gövdeden öne doğru eğilinir, kollar düz tutulur, kolun iç yüzünde gerginlik hissedilir, bu şekilde 10 sayana kadar durulur.
Ayakta eller birbirine kenetlenir, gövde sabit dururken öne doğru uzanılarak sırtın gerildiği hissedilir, bu şekilde 10 sayana kadar durulur.
Ayakta kollar düz olarak arkada birleştirilir, kollar geriye doğru uzatılarak gerilir,bu şekilde 10 sayana kadar durulur.
Bir duvar köşesinde, bacaklar hafif ayrık dik durulur.Kollar dik olacak şekilde iki duvara dayanılır, ayaklar yerinden kıpırdamadan öne doğru gidilir,bu şekilde 10 sayana kadar durulur.

AKTİF OMUZ HAREKETLERİ
Sırtüstü yatılır, Kol dirsek ve omuz 90 derecelik açıyla harekete başlanır.Sağlam elle hasta el bileği kavranır, el bileğinden yukarı kaldırılır.
Sırtüstü yatılır.Eller baş üzerinde birleştirilir. Yukarı doğru kaldırılarak ense arkasına geçilir. Dirsekler yere yapıştırılır.

3-Eğitim.Ağrıyı meydana çıkaracak hareketlerden kaçınılmalıdır

Yüz felci nedir

Yüz Felci Ne Demektir: Yüz hareketlerini (dudak, yanak, kaş,göz çevresi) yapmamızı yüz siniri (fasial sinir) aracılığı ile sağlarız. Beyinden gelen hareket emirlerini yüz siniri, yüz kaslarına ileterek istediğimiz hareketleri yapmamızı sağlar. Eğer beyindeki veya yüz sinirindeki bazı hastalıklar bu iletiyi engellerse yüz felci oluşur ve yüz hareketleri kısmen ya da tamamen ortadan kaybolur. Yüz felci tıbbi olarak fasial paralizi olarak ismlendirilir.

Yüz Siniri Nerededir: Beyin ile beyin sapı arasında yüz sinirini oluşturacak lifler karışık bir şekilde gelir. Bu bölüm daha çok Nöroloji ile ilgilidir. Beyin sapından sonra yüz siniri kıvrımlı biryol izler. İç kulak yolundan geçerek, orta kulağında çevresini dolaşır ve kulak arkasından doğru birkaç dal halinde yüz kaslarına ulaşır. Yüz kaslarına ulaşmadan önce kulak önündeki tükrük bezinin içinden geçer. İç kulak yolundan geçerken işitme siniri ile birlikte bulunur.

Yolu boyunca bazı dallar verir ve bu dallar çeşitli görevler yaparlar. Gözyaşı bezinin salgısını, çene altındaki tükrük bezlerinin salgısını ve dilin tat hücrelerinin görev yapmasını da yüz sinirinin dalları sağlar.

Yüz Felcinin Nedenleri Nelerdir: Yüz felci beyinle beyin sapı arasındaki veya beyin sapından yüz kaslarına kadar olan bölümdeki birçok hastalığa bağlı olarak gelişebilir. Beyin-beyin sapı arasındaki yüz felci nedenleri genellikle beyin kanamasına bağlıdır ve nöroloji bölümünde incelenirler. Bu nedenlerle oluşan yüz felcine merkezi yüz felci denir. Beyin sapından sonraki yüz siniri hastalıklarında oluşan yüz felcine ise periferik yüz felci denir. Periferik yüz felci yapabilecek bir çok sebep vardır:
-Bell Paralizisi: En sık görülen yüz felci nedenidir. Nedeni aslında kesin değildir. Yüz sinirinin iç kulak çevresindeki bir bölümünde iltihap oluştuğu düşünülmektedir. Soğuk ve rüzgara maruz kalmanın etkili olduğu bilinmektedir.Sinirin fonksiyonunun kaybolması dışında bir bulgu yoktur. Başka nörolojik bulgu olmamasıyla teşhis konur. Genellikle tam olarak iyileşir.
-Ramsay-Hunt Sendromu: Virüslerin neden olduğu bir hastalıktır. Bell paralizisindeki bulgulara ilave olarak ağrı ve dış kulak yolunda bazı lezyonlar vardır. Tam iyileşme oranı Bell paralizisine göre biraz daha azdır.
-Orta Kulak İltihapları: Çocuklarda akut orta kulak iltihabı büyüklerde de kronik orta kulak iltihabı çevresindeki kemiği eriterek ya da mevcut açıklıklardan ulaşarak yüz sinirine ulaşabilir ve yüz felci yapabilir.
-Sistemik Hastalıklar: Şeker hastalığı, hipertansiyon, nörit(sinir iltihabı), vitamin eksikliği gibi vücudun diğer bölgalerinide ilgilendiren hastalıklar.
-Tümöral Hastalıklar: Yüz sinirinin kendisinde veya yolu boyunca geçtiği bölgelerdeki tümörler de yüz felci yapabilirler. Bu sinirler iyi ya da kötü huylu olabilirler. Yüz siniri, kaslara gitmeden önce kulak önündeki tükrük bezinin içinden de geçtiği için, bu tükrük bezi tümörleri de yüz felci yapabilir.
-Travmalar: Kulak çevresine veya yüze gelen travmalar (darbeler) yüz sinirini hasara uğratarak yüz felci yapabilirler.
-Ameliyatlar: Kafa içinde, kulakta veya tükrük bezinde başka sebeplerle yapılan ameliyatlar sırasında yüz siniri yaralanabilir.

Ne Gibi Belirtiler Olur: Yüz sinirinin çalışmamasının en belirgin bulgusu yüz hareketlerinin azlması veya kaybolmasıdır. Kaş kaldırma, göz kapama, diş gösterme, gülme, yanak şişirme gibi hareketler bozulur. Bunun dışında gözyaşı azalması, tükrük salgısının azalması, tat duyusunun bozulması, gürültüye duyarlılık artışı gibi bulgularda bulunabilir. Yüz felcini yapan asıl sebebe göre ilave bulgular görülebilir.

Muayenede Ne Görülür: Muayenede ilk göze çarpan hastanın yüz hareketlerini yapamamasıdır. En sık yüz felci nedeni olan Bell paralizisinde başka bulgu yoktur. Ancak diğer sebeplerde ilave bulgular olabilir. Bunlar arasında dış kulak yolunda lezyonlar, orta kulak iltihabı bulguları, diğer nörolojik bulgular sayılabilir. Orta kulak iltihabı veya bir orta kulak tümörü yoksa kulak muayenesi normal görülür.

Ne Gibi Tetkikler Yapılır: En sık görülen Bell paralizisi için muayenede başka bir hastalıktan şüphelenilmiyorsa genellikle bir tetkik yapılmaz. Ancak tedavide verilen ilaçların yan etkisi olarak tansiyon ve şeker yükselmesi olabildiği için tansiyon ve açlık kan şekeri ölçümleri yapılabilir. genel olarak yapılabilecek tetkikler şunlardır:
-Açlık kan şekeri, tansiyon, kolesterol ölçümleri
-Kafa içinde veya tükrük bezi tümörlerinden şüpheleniliyorsa bilgisayarlı tomografi veya manyetik resonans
-İşitme testleri
-Gözyaşı miktarının test edilmesi (schirmer testi)
-EMG
-Elektrofizyolojik testler adı verilen ve sinir ileti hızını yada sinirin hastalanma yüzdesini göstermeye yarayan testler (Bu testler özellikle tedavi için ameliyat düşünülüyorsa uygulanır).

Teşhis Nasıl Konur: Yüz Felci teşhisi hastanın yüz hareketlerinin bozulduğunun görülmesi ile konur. Ancak önemli olan asıl sebebin ne olduğudur. Bunu araştırmak için şüphelenilen duruma uygun tetkikler yapılır ve bir hastalık bulunursa onun tedavisi yapılır. Eğer ilk muayene sırasında yüz felci dışında bir bulgu bulunmadıysa kan şekeri ve tansiyon ölçümleri yapılır ve Bell paralizisi olduğu düşünülerek tedaviye başlanır. İlaç tedavisi ile geçmeyen veye tekrar eden durumlarda özellikle bilgisayarlı tomografi veya manyetik resonans gibi tetkikler başta olmak üzere araştırmalar yapılabilir.

Nasıl Tedavi Edilir: Yüz felcinin tedaviside yine sebebe göre yapılır. Bell paralizisinde tedavi ilaç tedavisidir. Hastanın diğer hastalıkları izin verirse (tansiyon, şeker yüksekliği veya mide problemleri) kortikosteroidler ve B vitamini ilaçlar verilir. Buna ilave olarak mide için ilaçlar, göz kurumalarını önlemek için yapay gözyaşı veya antibiyotikli kremler verilir. Hastanın dikkat etmesi gereken durumlar olarak yüz kasları üzerine masaj yapılması, sıcak uygulamaları, yüz kaslarını hareket ettirmek için sakız çiğnenmesi sayılabilir. Ramsay-Hunt sendromunda ilave olarak virüslere karşı da ilaç verilir. Eğer yüz felcinin başka bir sebebi bulunursa bu hastalık ilaç ya da ameliyatla tedavi edilir. Bu tedaviler o hastalıkla ilgili bölümlerde anlatılmıştır. Örneğin iç kulak tümörleri veya kronik orta kulak iltihaplarına bağlı yüz felçleri ameliyat gerketiren hastalıklarken, akut orta kulak iltihabına bağlı yüz felci kulak zarını çizmek ve antibiyotik ile tedavi edilir.

Ameliyat Gerekli midir?: Yüz felcinin bazı sebepleri ameliyat gerektirir. Yukarıda da bahsedildiği gibi tümör (kafa içinde veya tükrük bezlerinde), kronik orta kulak iltihapları ameliyat gerektirir. Ancak genellikle ilaçla tedavi edilen Bell paralizisi gibi hastalıklarda bazen ameliyat gerektirir. Ne zaman ameliyat gerektiği kesinlik kazanmış bir konu değildir. Buna karar verirken ilaca ne derece yanıt alındığı, yüz felcinin derecesi, elektrofizyolojik testlerin sonuçları ve başlangıçtan beri geçen zaman dikkate alınarak karar verilir. Bu karar doktorunuz tarafından uygun şekilde alınacaktır.

Ne Gibi Ameliyatlar Yapılmaktadır: Yüz felci sebebine göre değişik ameliyatlar yapılmaktadır. İç kulak tümörlerinde kafa kemiklerini açarak ya da kulak arkasından girerek tümör çıkartılmaya çalışılır. Bazı iç kulak tümörlerinde henüz yüz felci gelişmemişse de ameliyat sonrası oluşabilir. Yüz sinirinden kaynaklanan bir tümör varsa tümörle beraber sinirin bir kısmıda çıkarılır. Geride kalan sinir kısmı onarılmaya çalışılır ancak bunu için bazen başka sinirleri yüz sinirleriyle birleştirmek gerekebilir. Kronik orta kulak iltihaplarına bağlı yüz felcinde orta kulaktaki iltihap temizlenir ve yüz sinirini saran kılıf açılarak iltihabın temizlenmesi sağlanır. Tükrük bezi tümörlerine bağlı yüz felcinde tükrük bezi ile beraber yine sinirin tümörle tutulan kısmıda çıkarılır. Bell paralizisi veya Ramsay-Hunt sendromundaki yüz felcinde ilaç tedavisinin sonucuna göre eğer ameliyat gerekirse genellikle yapılan işlem kulak arkasından girilerek sinire ulaşmak ve etrafındaki kılıfı açmaktır.
Yüz sinirinin ilaçla ya da ameliyatla tedavi edilemeyeceği görüldüğünde bazı yardımcı ameliyatlar yapılır. Bunlar arasında başka sinirlerle hareket eden kasların yüze transferi, başka sinirlerin yüz sinirine birleştirilmesi, göz kapaklarına altın ağırlık yerleştirilmesiile gözlerin kapanmasının sağlanması gibi ameliyatlar yapılabilir.

Fizik Tedavi Gerekli midir?: Yüz kaslarına fizik tedavi yöntemlerinin uygulanması yüz sinirine yeniden fonksiyon kazandıran yöntemler değildir. Ancak özellikle uzun süren yüz felçlerinde yüz kasları hareketsizlikten güçsüzleşirler ve daha sonra yüz siniri çalışsa bile yüzde asimetri ve güç kaybı olabilir. Bu nedenle hastanın kendi kendine uygulayabileceği masaj ve sakız çiğneme dışında fizik tedavi uygulanması önerilmektedir.

Botox uygulaması

Botox uygulaması alın ve göz kenarı kırışıklıkları tedavisinde bir devrim yaratmıştır. Üst dudak ve boyundaki kırışıklıkları ve koltuk altı terlemelerinin tedavisinde kullanılmaktadır.

Botox aslında konservelerde üreyen bir toksindir. Tıpta kullanımı oldukça eskidir. 20 senedir Nörolojide spastik felçlerin tedavisinde kullanılıyor. Son 5-6 senedir de estetik cerrahide kullanılmaktadır. Estetik cerrahide kullanılan botox nörolojide kullanılandan 10 defa daha fazla sulandırılmış ve saflaştırılmış bir şeklidir. 20 derecede dondurulmuş bir toz şeklinde saklanır. Kullanılacağı zaman 2cc serum ile sulandırılarak uygulanmaktadır. Sulandırıldıktan sonra 4 saat içinde kullanılması gerekmektedir, kullanılmamış ise atılmalıdır.

Uygulama: İnsülin iğnesi ile iki kaş arasına ve göz kenarlarındaki kaz ayaklarının içine toplam 1cc uygulanır. Uygulama bir dakika sürer ve ağrısızdır. Hemen normal hayata dönülür, fazla bir şişlik olmaz.

Dikkat edilecek hususlar: İşin uzmanı tarafından yapıldığında hiçbir sakıncası ve riski yoktur. İşin uzmanı olmayanlar tarafından yapıldığında kaş düşüklüğü ve asimetri olabilir. Üst dudak ve boyun uygulamaları, alın ve göz kenarları kadar etkili değildir. Çok dikkatli uygulanmalıdır.

Prostat büyümesi

Prostat sadece erkeklerde bulunan bir salgı bezidir.
Organizmanın ikincil sex organıdır. Vazifesi spermayı sulandırmaktır. Meninin seminal kese sıvısı ile birlikte %95 ini prostatik salgi oluşturur. Böylece ejekulatın miktarını çoğaltarak döllenmeyi kolaylaştırır. Prostatik dokuda yüksek konsantrasyonda çinko vardır. Prostat egenlik yaşına kadar faal değildir. Ergenlikte faaliyet göstermeye başlar .

Prostat erkeklerde dış idrar yolunun ilk kısmını çevreleyen bir organdır. Mesane tabanında yer alır. Prostat yaklaşık bir ceviz büyüklüğündedir. Ağırlığı 20-25 gramdır. Şekli bir koniye benzer.

PROSTAT BÜYÜMESİ

50 yaşının üzerindeki erkeklerin 1/3 ünde meydana gelir. Kötü huylu bir tümör değildir. Bu büyümenin hormonal etki ile meydana geldiği düşünülmektedir. Prostatın iyi huylu büyümesini kanser ile karıştırmamak lazımdır. Oluşum mekanızmaları değişik olup, biri meydana geldikten sonra diğeri onun devamı şeklinde olmaz. Fakat %15 oranında ikisi beraber bulunabilir.
Prostat büyüdükten sonra idrar dış kanalını tazyik ile sıkıştırıri hasta idrarını zorlukla yapar ve hatta zamanla idrarını yapamaz duruma gelir. Mesane içerisindeki idrarı boşaltamadığı için iç basıncı artar. İdrar kesesi kası aşırı büyür. İleriki safhalarda gevşer ve içerisinde daima bir miktar artık idrar bulur.
İdrar atılamadığı için böbreklerde önceleri şişme ve büyüme meydana gelir. Zamanla böbrek dokusu erir. Daha sonraki safhada böbrek dokusu ince bir kağıt haline gelerek balon gibi şişer. Fonksiyonunu kaybettiği için atması gereken zararlı maddeleri atamaz. Kanda ürenin yükselmesi ile böbrek yetmezliği oluşur.
Belirtiler:
Önceleri idrar çapı azalır ve idrar akımı yavaşlar. Ayakta veya oturarak idrar yaparken hasta ileriye doğru idrarını yapamaz. İdrar kesik kesik gelir. İdrar damlalar halinde akar. Tam boşalamama hissi oluşur. İdrar hemen gelmez ve bir süre beklenir. İdrar yapma yavaşladığı için idrar yapma süresi uzar. Sık sık idrara çıkılır. Normalde gece ya idrara çıkılmaz veya bir defa kalkılabilir. Prostat büyümesinde gece idrar kalkmaları olur. İdrarda kanama meydana gelebilir. İdrarın tam yapılmaması sonucu böbereklere kadar varan bir idrar durgunluğu vardır. Bu nedenle bele vuran ağrılar meydana gelir. Kanda üre yükselirse bulantı, kusma, uyku hali, kilo kaybı olur. İdrar kesesi çok şişecek olursa karın alt tarafında şişkin olarak ele gelir. Üzerine bastırılırsa idrar kaçırması olur.
Tanıda Ultrasonografi çok önemli bir tetkiktir. Bu tetkik prostatın büyüklüğünü ve artık idrarı göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca prostatın kanseri ile normal büyümesi arasındaki farkıda ortaya koyar.

Ayrıca Sistoskopik tetkikte yapılabilir. Sistoskopide idrar yolundan sokulan ışıklı bir aletle idrar kanalına ve mesane içerisine bakılır.

Tedavi
İlaç Tedavisi: Alfa bloker ilaçlar mesanenin boşalmasını kolaylaştırmak amacı ile kullanılmaktadır. Prostatın büyümesi veya küçülmesine etkisi yoktur. Ancak hastayı büyük oranda rahatlatır. Yan etkisi olarak tansiyon düşüklüğü, halsizlik, ağız kuruluğu yapmaktadırlar. Erkeklik hormonuna etki eden ilaçlarda prostatın küçülmesini sağlıyarak tedavide kullanılırlar.

Cerrahi tedavi En etkili tedavi şeklidir. Ameliyat 2 şekilde yapılır

1- Açık amaliyat: 60 gramdan büyük prostatlarda açık ameliyat düşünülür. Bunu yanında başka bir patolojide varsa açık amaliyat tercih edilmelidir. Açık ameliyatta kasık bölgesi kesilir ve mesane açılarak prostat parmakla sökülür. Prostatın büyüyen kısmı olduğu gibi çıkarılır.
2- Kapalı ameliyat: Işıklı düz bir borudan oluşan TUR aleti denilen bir alet ile yapılır. ( Resim ) İdrar dış deliğinden sokularak prostat dokusu ince dilimler halinde kesilir parçalar halinde dışarı alınır. Hastanın yatakta yatma süresi daha kısadır ve Ameliyat sonrası konfor daha iyidir.
Lazer ameliyatı: Lazer ile prostatın yakılması esasına dayanan bir metottur. Henüz standart tedaviler arasında yerini almamıştır.

Prostat kanseri

Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen kanserdir. Erkeklerde akciğer kanserlerinden sonra 2 nci sırada ölüme neden olan kanserdir. 50 yaşın altında çok nadirdir. Genellikle 70 yaşından sonra görülür ve yaş ilerledikçe sıklığı artar.
Prostatta geliştikten sonra çevre dokulara yayılabilir. Bir diğer yayılma yolu kan yoluyladır. Kanserli hücreler bu yol ile kısa zamanda Akcigere ve kemiklere yayılır

Belirtiler:
Erken devrede belirti vermez. Belirtiler ancak idrar yolunu tıkadıktan sonra ortaya çıkar. İdrar şikayetleri vardır. Zor idrar yapma, sık idrara çıkma, gece idrara kalkma şikayetleri daima bulunur.

Tetkikler:
Prostat Spesifik Antijeni (PSA) adlı tetkik ile prostat kanseri teşhisi konmaya çalışılır. Bu tetkik hem teşhis koyucu hemde tedavinin seyri hakında bilgi verir.
Ultrason ve Bilgisayarlı Tomografi: Hem prostat kanserini gösterme hemde yayılma derecesini anlamada önemli tetkiklerdir. Düz ve ilaçlı rontgen filimleri kanserin kemiklere veya akcigerlere yayılıp yayılmadığını anlamak için çekilir. Prostat kanserinden şüphelenildiği zaman iğne ile prostattan parça alınıp patolojide incelenilir.

Tedavi:
Cerrahi Tedavi:Prostat dışına taşmamış kanserlerde yapılır. Prostat dokusu ve çevre dokuları ve organlar olduğu gibi çıkarılır.
Şua Tedavisi (Radyoterapi) Dışarıdan belirli derecelerde ışın verilir. Böylece kanser hücreleri öldürülmeye çalışılır.
Hormon Tedavisi: İleri devre prostat kanserlerinde uygulanılır.
Testislerin alınması: Erkeklik hormonu (Testesteron) un prostat kanseri oluşumunda direk etkisi vardır. Erkeklik hormonuda testislerden salğılandığı için amaliyatla testisler alınır. Böylece prostat kanserini alevlendiren erkeklik hormonu kaynağı kurutulmaya çalışılır
İlaç tedavisi: (Kemoterapi) Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar prostat kanserinde de kullanılır.

PROSTAT KANSERİ HAKKINDA SIKÇA SORULAN SORULAR

Prostat nasıl bir organdır, işlevleri nelerdir?
Prostat bezi erkek genital organlarından biri olup idrar kesesinin hemen altında, makatın önünde bulunur. İdrar kanalı prostat bezinin ortasından geçer. Testislerden salgılanan spermlerin olduğu sıvıyı boşaltan kanal prostatın içinden geçen idrar kanalına açılır. Prostatın salgısıda meninin bir bölümünü oluşturur. Prostat PSA adı verilen bir protein salgılar, bu protein meni ile birlikte atılır. Kandaki normal değeri 4ng/ml nin altıdır. Prostat hastalıkları PSA nın kandaki seviyesinin yükselmesine neden olurlar. Prostat kanserinde de bu artış daha fazla olur. Erkeklerde yaş arttıkça prostat bezi büyüyebilir ve idrar kanalını tıkayabilir. Bu durum idrar yapmada güçlük ile kendini gösterir. Bu hastalığa selim prostat büyümesi adı verilir. Bu aslında kanser olmamasına rağmen, prostat kanseri de aynı şikayetlere neden olabileceğinden kanser olmadığı gösterilmelidir.

Prostat kanseri nedir?
Prostat kanseri prostatı oluşturan hücrelerin kontrolsüz bir şekilde, gerekmediği halde çoğalmasıdır. Dünyada erkeklerde en sık görülen kanser türüdür.Yaşlı erkeklerin hastalığıdır.

Prostat kanseri için risk faktörleri nelerdir?
En güçlü risk faktörleri ileri yaş ve siyah ırktan olmaktır. Yaş arttıkça risk artar. Ailesinde, özellikle birinci derece akrabalarında prostat kanseri olanların prostat kanserine yakalanma oranı olmayanlara göre daha fazladır. Gerçek anlamda kalıtsal prostat kanseri çok nadirdir ve genellikle 55 yaşın altındaki erkeklerde görülür. Bazı çalışmalar diyetle alınan yağın prostat kanserine yakalanma riskini arttırdığını öne sürmüşlerse de bu henüz tam olarak kanıtlanmamıştır.

Prostat kanserinin belirtileri nelerdir?
Erken evredeki prostat kanseri belirti vermeyebilir. Aşağıda sayılan şikayetlerden herhangi biri olduğunda mutlaka bir doktora başvurulması gereklidir.

*Sık idrara çıkma (özellikle geceleri)
*İdrar yaparken zorlanma
*İnce ve kesintili idrar yapma
*İdrar yaparken acı veya ağrı duyma
*İdrarda kan görme
*Sırt, kalça ve bel ağrısı

Erken teşhis mümkün müdür?
50 yaştan başlamak üzere her erkek her yıl bir doktora rektumdan (makattan) parmakla muayenesini yaptırmalı ve kanda PSA baktırmalıdır. Bu şekilde henüz belirti vermemiş, hastada şikayete yol açmamış erken evredeki prostat kanseri yakalanabilmektedir. Eğer doktor muayenesinde şüpheli bir bulguya rastlar veya PSA değeri 4ng/ml’nin üzerinde olursa ileri tetkikler istenir.

Teşhis nasıl koyulur?
Yukarıda sayılan şikayetlerle başvuran hastaları doktor eldiven giyerek rektumdan parmağı ile muayene eder. Buna parmakla rektal muayene adı verilir. Bu muayene ile doktor rektumun hemen önünde bulunan prostat bezini hissederek büyüklüğü ve kıvamı hakkında bilgi sahibi olur. Ayrıca rektum içinden yapılan ultrason tetkiki (transrektal ultrasonografi) ile de prostat hakkında fikir elde edilebilir. Eğer doktor yaptığı muayene ve istediği tetkikleri (kandaki PSA ve transrektal ultrasonografi) şüpheli bulursa, prostattan iğne ile parça alarak (biyopsi) mikroskop altında incelenmesini isteyebilir. Bu işleme ince iğne aspirasyon biyopsisi denir. Anestezi gerektirmez. Bu işlemin yan etkisi olarak her 200 hastadan 1 tanesinde biyopsi sonrası prostat enfeksiyonu gelişebilir. İdrarda ve büyük tuvalette kan görülmesi işlemden sonraki 2-3 gün devam edebilir. İşlemden sonraki ilk 2-3 haftada meni kanlı gelebilir. Eğer biyopsi negatif gelirse bu hastalar 6 ila 12 ay aralarla muayene ve PSA testi ile izlenirler.
Eğer biyopside prostat kanseri teşhis edilirse, bir ürolog veya medikal onkolog pek çok faktörü göz önüne alarak tedavi planını belirler. Radyasyon onkologlarının da bu planlamada katkıları olabilir. Tedavi planlanmasında göz önünde bulundurulan en önemli unsurlar hastalığın ne kadar ilerlemiş olduğu yani evresi ve hastanın genel durumudur.

Hastalığın evreleri nelerdir?
Hastalık teşhis edildikten sonra, vücutta prostat dışında başka yerlere yayılıp yayılmadığını görmek için ek testler yapılır. Böylece hastalığın evresi belirlenmiş olur. Doktor bu amaçla bir akciğer grafisi, kemik sintigrafisi ve kan testleri isteyebilir.
Kanserin geliştiği organın dışına çıkıp başka bölgelere sıçramasına metastaz denir. Prostat kanseri komşuluk yolu ile meni kesesi (seminal vesicle), lenf dolaşımı ile lenf bezlerine ve kan dolaşımı ile kemiklere yayılabilir. En çok bel kemiklerine gider fakat kafa kemiklerine ve kaburga kemiklerine de sıçrayabilir. Daha nadir olarak karaciğer ve akciğerlere de yayılabilir.

Evre 1 hastalıkta, hastaların şikayeti olmaz ve kanser muayenede de saptanmaz. Tanı genellikle başka nedenlerle yapılan ameliyatlar sonrasında tesadüfen konur. Kanser hücreleri prostat dışına çıkmamışlardır.

Evre 2 hastalıkta, tanı genellikle ya kanda PSA seviyesi yükselmiş olduğu ya da makattan muayene sırasında prostat büyük olarak bulunduğu için yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi ile konur. Hastalık prostat bezi dışına çıkmamıştır.

Evre 3 hastalıkta, kanser hücreleri prostatı saran kapsülün dışına çıkıp prostatın yakın çevresindeki dokulara yayılmışlardır .

Evre 4 hastalıkta kanser hücreleri prostat dışında lenf bezlerine veya kemik, karaciğer ve akciğer gibi organlara sıçramıştır.

Nüks Hastalık:Tedavi edildikten sonra (ya tekrar prostatta ya da diğer organların birinde) hastalığın geri gelmesidir.

Tedavi şekilleri nelerdir?
Cerrahi Tedavi
Ameliyatla kanserli dokunun çıkarılması en sık kullanılan tedavi türüdür. Genellikle 70 yaşından genç, genel durumu iyi olan hastalarda, eğer hasta da kabul ederse tercih edilir. Bir kaç şekilde yapılabilir.
Radikal Prostatektomi: Prostat bezinin etrafındaki bazı dokularla birlikte alınmasıdır. Radikal prostatektomi karnın alt tarafından bir kesi ile yapılırsa retropubik, anüs ile skrotum (testisleri saran deri) arasından bir kesi ile yapılırsa perinanal prostatektomi adını alır. İdrar kaçırma ve cinsel güçte azalma (impotans) en sık rastlanan ameliyat sonrası sorunlardır.
Transüretral rezeksiyon (TUR): İdrarı dışarı attığımız kanal (üretra) içine bir aletle girerek, prostata ulaşılıp, kanserli dokuyu alma işlemine verilen addır. Genellikle ana tedavi öncesinde hastanın şikayetlerini gidermek amacı ile veya diğer medikal hastalıkları nedeni ile radikal prostatektomi ameliyatını olamayacak hastalarda yapılır.
Kriyocerrahi: Kanser hücrelerinin dondurularak öldürülme yöntemidir. Ülkemizde her merkezde yapılabilen bir tedavi değildir.

Radyasyon tedavisi:
Tümör hücrelerinin ölmesini ve tümörün küçülmesini sağlar. Işın tedavisi vücut dışında bir makinadan ya da kanserli doku içine yerleştirilen materyaller (radyoizotop) aracılığı ile verilebilir. Işın tedavisi alan hastalarda impotans gelişebilir.

Hormon Tedavisi:
Kanser hücrelerinin büyümesini durdurmak amacı ile hormon verilmesidir. Pek çok şekilde verilebilir. Testosteron gibi erkek hormonları prostat kanseri hücrelerinin büyümesini sağlarlar. Testesteron üretimini dolaylı olarak engelleyen bazı maddeler (LHRH analogları gibi) veya anti-androjen ilaçlar kullanılabilir. LHRH analogları hipofiz bezi aracılığıyla etki eder ve dolaylı olarak testesteron üretimini engellerler. Anti-androjenler ise erkeklik hormonlarının etkilerini bloke ederler. Testesteron üretimi büyük oranda testislerde olduğundan bazen testislerin ameliyatla alınması gerekebilir, buna ise orşiektomi denir.

Kemoterapi:
Kemoterapi, kanser hücrelerini ilaçlarla öldürmeyi amaçlar. Kemoterapi damardan sıvı seklinde veya ağızdan hap olarak verilebilir. Kemoterapi vücuttaki kan dolaşımına katılarak, prostat dışına yayılmış kanser hücrelerine de etki eder. Bugün kemoterapinin prostat kanserinin tedavisinde önemli bir değeri yoktur, ancak yapılmakta olan klinik çalışmalar bu kansere daha etkili ilaçların bulunması yönünde devam etmektedir. Yukarıda sayılan tedavi seçeneklerini alıp fayda görmeyen hasta grubunda kemoterapinin etkinliği ile ilgili çalışmalar sürmektedir.

Evreye göre tedavi seçenekleri nelerdir?
Evre 1 ve 2 için;

Eğer hastanın şikayeti yoksa ve tümör yavaş büyüyorsa doktor hiçbir tedavi vermeden hastayı takip etmek isteyebilir ya da radyasyon tedavisi verilebilir veya radikal prostatektomi yapılabilir.

Evre 3 için ;

Hormon veya radyasyon tedavisi verilebilir. Hormon tedavisi ışın tedavisine ek olarak da verilebilir. Başka bir seçenek olarak radikal prostatektomi yapılabilir. Genellikle pelvik lenf bezi diseksiyonu da yapılır, ameliyat sonrası ışın tedavisi de verilebilir. Hastanın şikayeti yoksa ve tümör yavaş büyüyorsa doktor tedavi vermeden izlemeyi isteyebilir.
Eğer hasta tedavisi için ameliyat veya ışın tedavisi alamayacak durumda ise sadece şikayetlerini geçirebilmek amacı ile destek tedavisi verilebilir ki buna palyatif tedavi denir. Palyatif amaçlı olarak radyasyon, hormon tedavileri, kriyocerrahi ve transüretral rezeksiyon gibi tedaviler uygulanabilir.

Evre 4 için;

Bu evrede hormon tedavisi veya radyasyon tedavisi verilebilir. Kansere bağlı şikayetleri (örneğin idrara zor çıkma gibi) rahatlatmak amacıyla ameliyatlar yapılabilir. Eğer hasta yaşlıysa, başka ciddi tıbbi rahatsızlığı varsa ve hastanın önemli bir şikayeti de yok ise, mevcut olan tedavi seçeneklerinin yan etkilerini bu durumda kaldıramayacağını düşünerek doktor hastayı tedavisiz izlemek isteyebilir. Eğer hastanın şikayetleri devam ediyor ve hormon tedavisine yanıt alınamıyorsa hasta tedavide umut vadeden, sistemik kemoterapi içeren klinik çalışmalara dahil edilebilir. Kemik metastazları için ışın tedavisi verilmesi hastanın ağrı şikayatlerini azaltır.

Nüks hastalık için;

Bu aşamada tedavi seçimi, örneğin hastanın önceden hangi tedaviyi aldığı gibi pek çok faktöre bağlıdır. Eğer hastanın önceden ameliyatla prostatı alınmışsa ve kanser yine ayni bölgede ve küçük bir alanda geri gelmişse ışın tedavisi verilebilir. Eğer hastalık vücudun diğer bölgelerine sıçramışsa hormon tedavisi uygun olacaktır. Bu aşamada kemik ağrısı gibi hastalığa bağlı şikayetleri geçirmek için radyasyon tedavisi veya kemoterapi de verilebilir. Hastalar değişik kemoterapi ilaçlarını içeren klinik çalışmalarda yer almayı isteyebilirler.

ÖNEMLİ UYARILAR
·Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen kanserdir.

·Daha çok yaşlı erkeklerin hastalığıdır.

·Sık idrara çıkma, idrar yaparken zorlanma, ince ve kesintili idrar yapma, idrar yaparken acı veya ağrı duyma, idrarda kan görme, sırt , kalça ve bel ağrısı olan erkekler mutlaka bir üroloğa başvurmalıdır .

Hastalığı erken evrelerde yakalayabilmek için 50 yaştan başlamak üzere her erkek her yıl bir doktora rektumdan (makattan) parmakla muayenesini yaptırmalı ve kanda PSA baktırmalıdır.

Nezle, alerjik nezle

Nezle

Nezle, yukarıda değinildiği gibi, sistemden kaynaklanan nedenlerin bir sonucu olabilir, ama enfeksiyonlardan veya alerjilerden de kaynaklanabilir. Bazen çok inatçı olabilen bu problemin tedavisinde, burun mukozasını etkileyebilen şifalı bitkiler kullanılır. Ayrıca, bedeni de bir bütün olarak tedavi etmemiz gerekir. Rahatlatıcı bitkiler: Gözotu, altınbaşak, mürver çiçeği, civanperçemi, mercanköşk. Günde 2-3 bardak bitki çayı, soğutulmadan, aç karnına veya öğün aralarında, tatlandırılmadan içilir.

Nezleye genellikle enfeksiyonlar eşlik eder. Mikrop kırıcı bitkiler: Kekik, sarmısak ve adaçayı. Ayrıca, echinacea preparatları eczaneden temin edilebilir.

Lenf sisteminin de nezle sürecinde etkilenebileceği düşünülerek, sistemi güçlendirebilecek ve temizleyebilecek bitkiler kullanılmalıdır: Yoğurtotu, aynısafa.

Önerdiğimiz tüm bitkilerin yanı sıra, burun tıkanıklığını önlemek için, antiseptik etki içeren uçucu yağlardan oluşan bir merhem hazırlayabiliriz. Merhem, çok az miktarda burun deliklerine veya geceleyin göğse sürülür ve böylece, uçucu yağların burunu rahatlatması sağlanır:

Nane yağı 10 ml, ökaliptus yağı 10 ml, çam yaprağı esansı (veya çam terementi esansı) 5 ml, vaselin 300 g.

Ağır ateş üstünde sıvı hale getirilen vazeline yağlar eklenir ve güzelce karıştırılır. Küçük kaplara aktarılır ve soğuyup sertleştiğinde kapakları kapanır.

*Uçucu yağlar, su buharı ile solunarak da kullanılabilir. Bu amaçla, yukarıdaki merhem veya ökaliptus ve mayıs papatyası gibi bitkiler kullanılabilir. Buhar tedavisi(inhalasyon) için:

*2-3 tatlı kaşığı dolusu bitkinin üstüne 1,5 litre kaynar su dökülür. Buharın tümünden yararlanmak için, baş büyük bir havluyla örtülür ve 10 dakika kadar burundan soluk alınır. Günde 2 kere uygulanabilir. Burun mukozası bir süre duyarlı olacağı için, hemen açık havaya çıkmamak gerekir.

*Aynı mendil ikinci kez kullanılmamalıdır. Nane esansı ile nemlendirilen bir mendil sık sık koklanabilir. Mentol, nezle virüsünün ölümcül düşmanıdır.

*Eski bir reçeteye göre, gün boyunca pek çok kere, hafif tuzlu veya limonlu suyla burun temizlenebilir.

*Nezle sırasında burun spreyine sarılan kişi, kolaylıkla bir “kronik nezleye” sahip olabilir ve en ufak bir hava cereyanında burnu akmaya başlar.

*Günde en az bir kere açık havaya çıkılmalı veya soğuk suyla yıkanmalı veya açık pencere önünde jimnastik yapılmalıdır. Ama yüksek ateş varsa, bu soğuk tedaviler yapılmaz.

Soğuk algınlığı

Soğuk algınlığı

Soğuk algınlığı genellikle sıkıntı verici bir rahatsızlıktır ve zaman geçirilmeden tedavisine başlanılmalıdır. Hastalıkların ne anlama geldiğini anlamak için tipik bir örnek: Onları daha çok, savaşılması gereken bir şeyler olarak görürüz, organizmanın dengesindeki bir sapma olarak değil! Bu uyarıya dikkat edilmeli ve bedeni yeniden eski durumuna döndürebilecek yollar aranmalıdır. Bedende bir virüsün yaygınlaşabileceği uygun bir ortam, bir dengesizlik oluştuğunda, soğuk algınlığının etkileri de hemen görülmeye başlar. İç dünyamız sağlıklı ve uyumlu olduğunda ise, virüs bombardımanına tutulsak bile soğuk algınlığına karşı direnebiliriz.

Soğuk algınlığında atılması gereken ilk adım, bedenin mukus üretiminin (dış ortamla bağlantılı mukozaların ürettiği ağdalı sıvı) kaynakları ile ilgilenmektir. Genellikle yapılması gereken, mukus üretimine katkısı olabilecek tüm besin maddelerinin beslenme planından çıkarılmasıdır (“solunum sistemi” bölümündeki, sümüksel madde üretimi ile ilgili beslenme biçimine bakın). Eğer kişi, her kış soğuk algınlığına yakalanıyorsa, böyle bir beslenme diyetinin uygulanması kaçınılmazdır.

Atılacak ikinci adım ise, hastalığın şifalı bitkilerle tedavisidir. Genelde, nezleye karşı kullanılan bitkilerin tümü, soğuk algınlığına karşı da başarıyla kullanılabilir. Her toplumun kendine özgü bitkileri vardır ve hepsi de etkilidir.

Benim özel harmanım, mürver çiçeği, nane ve civanperçemi eşit karışımıdır. Bu çay, yangılara, nezleye karşı etkili ve mukoza güçlendirici olan mürver çiçeği, uyarıcı ve birikimleri çözücü etkisiyle nane, ter ve idrar arttırıcı etkileriyle civanperçeminin oluşturduğu, çok yönlü bir tedaviyi hemen başlatır. Günde en az 3 bardak çay, mümkün olduğunca sıcak ve tatlandırılmadan içilmelidir.

Eğer hastanın ateşi varsa, karışıma kuşburnu ve ıhlamur eklenerek, terleme arttırılabilir.

Şifalı bitkilerin ve özel beslenme diyetinin yanı sıra, C Vitamini alımına da önem vermek gerekir. Hastalığın tedavisi ve yinelememesi için önlem olarak, C Vitaminin önemini yeterince anlatabilmek mümkün değildir. C Vitaminin kullanım dozajı hakkında değişik kanılar vardır. Bizim önerimiz, soğuk algınlığı belirtilerinin başlamasından rahatlama sürecinin başlangıcına kadar, gün boyuna yayarak, günde 2 g ve daha sonra günlük 500 mg C Vitamini alınmasıdır.

Ayrıca, bedenin bağışıklık ve savunma sistemlerini güçlendirmek için günde 2-3 bardak ısırganotu çayı içilmeli ve echinacea preparatları eczaneden temin edilerek kullanılmalıdır.

5 Şubat 2008 Salı

Kalp çarpıntılarının tedavisi mümkün

Avuç içi kadar özel bir kalp pili, ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlüyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Kalp Damar Hastalıkları Önleme Projesi Türkiye Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Görenek, avuç içi kadar özel bir kalp pilinin ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlediğini söyledi.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Kardiyoloji Derneği Kalp Çarpıntıları ve Kalp Pilleri Çalışma Grubu Yönetim Kurulu Üyesi de olan Prof. Dr. Görenek, pillerin takıldığı hastaların filmlerde görülen şoklama cihazlarının minyatür şeklini vücutlarında taşıdıklarını ifade etti.


Alışveriş sırasında, otobüste, evinde ya da işyerinde, kişide ölümcül kalp çarpıntısı olduğunda bu cihazın hastaya şok verdiğini anlatan Prof. Dr. Görenek, şöyle konuştu:
"Kişi bu şokla biraz sarsılıyor, ancak daha sonra bir şey olmamış gibi günlük işine devam edebiliyor. Son yıllarda dünyada yaygın kullanım alanı bulan bu cihazlar Türkiye'de de kullanılıyor.
Ancak, ülkemizdeki en büyük sorunu fiyatı. Hayat kurtaran bu cihazların fiyatı 30 bin YTL civarında."
Prof. Dr. Görenek, diğer adı ritim bozukluğu olan kalp çarpıntılarının en önemli kalp sorunlarının başında geldiğini anlatarak, "Bu çarpıntıların bir kısmı kalbin kulakçık dediğimiz üst kısımlarından kaynaklanmaktadır. Nispeten daha masum olan kulakçık çarpıntılarının bir bölümü stresle, fazla kahve ve çay içimi ile ya da sigara ile artış gösterebilmektedir. Karıncıklardan kaynaklanan
çarpıntılar daha tehlikeli olurlar" dedi.
"ICD CİHAZLARI HAYAT KURTARICIDIR"
Bu tür hastaların çoğunda kalp kaslarında önceden bir hasar ya da zedelenme meydana gelmiş olduğunu bildiren Prof. Dr. Görenek, kalp krizi geçirmiş hastalarda krizin tahrip ettiği kalp bölgesinin bu tür ciddi çarpıntıları üretebileceğini, ciddi kalp yetmezliği olanlarda da bu tür çarpıntıların görülebildiğini belirtti.
Pof. Dr. Görenek, "avuç içi kadar özel bir kalp pilinin ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlediğini" dile getirerek, şunları kaydetti:
"Kalp ne kadar hasar görmüş, kalp krizi ne kadar ağır atlatılmışsa bu ciddi çarpıntılar da o denli fazla ve tehlikeli olacaktır. Bu tür çarpıntıların en ağır şeklinde kalp, artık hiç kasılma göstermez, adeta son derece zayıf olarak titrer. İşte bu en kötü durumda şok uygulaması süratle yapılmazsa hasta kaybedilir. Bugün karıncıklardan kaynaklanan çarpıntıların tedavisinde bazı ilaçlar kullanıldığı gibi bazı hastalara ölümcül çarpıntı sırasında devreye girip şoklama yapabilen küçük cihazlar yerleştirilebilmektedir. ICD olarak bilinen bu cihazlar hayat kurtarıcıdır.

3 Şubat 2008 Pazar

Kadınlarda idrar kaçırma, depresyon nedeni

Kadınlarda idrar kaçırma, depresyon nedeni
Kadına özel rahatsızlıklardan biri olan idrar kaçırma, en önemli depresyon nedenlerinden biri...

Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Prof.Dr. İsmail Mete İtil, bir araştırmada Türkiye'de kadınların yüzde 17'sinde idrar kaçırma sorunu saptandığını bildirdi. En az yarısının utandığından ya da çaresiz olduğunu sandığından doktora gitmediği belirten İtil, "Her 5 kadından 1'inin derdi. Tedavi olup iyileşeceğine, depresyona giriyor, depresyon ilacı kullanıyor. Dünyada depresyon ilaçlarının en fazla kullanıldığı hasta gruplarından biri bunlar" dedi.



Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Sekreteri Prof. Dr. İtil, kadınlara özgü hastalıklardan 'idrar kaçırma' sorununa dikkat çekti.

İdrar kaçırma sorununun kadının yaşam kalitesini ileri derecede düşürüp depresyona sevk ettiğini, öldürmeyip sürekli rahatsız ettiğini belirten İtil, "Sorun yaş ve menapozla artıyor ama her yaş grubunda görebiliyoruz. Yaşlılığın doğal bir parçası olarak görmemelidir, tedavisi var" diyerek şunları söyledi:

"İdrar kaçırmaya özellikle rahim, mesane sarkmaları, zorlu doğumlar, yaş, menapoz etkileri, daha önce geçirilmiş rahim ameliyatları, karın içi basıncı artıran durumlar (kabızlık, şişmanlık, kronik öksürük) zemin hazırlıyor. Hastane bazlı yapılan bir çalışmada Türkiye'de kadınların yaklaşık 17'sinde az ya da çok oranda idrar kaçırma olduğu saptandı. Bunların birçoğu bu sorununun halledilemeyeceğini zandederek doktora gitmiyor ya da utandığından en yakınlarına bile sorununu açamıyor. Kişinin sosyal ve hijyenik durumunu bozan bu durum kadınları depresyona sürüklüyor. Dünyada depresyon ilaçlarının en fazla kullanıldığı durumlardan bir tanesi, idrar kaçırmadır."

Prof.Dr. İtil, iki tip idrar kaçırma olduğunu söyledi. Prof.Dr. İtil, birinci tipin öksürükle, gülmeyle, yürümekle, egzersizle olduğunu, bu rahatsızlığın mesane boynuna uygulanan lokal anesteziyle bile yapılabilen sentetik askı operasyonuyla tedavi edildiğini kaydetti. Sık sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, tuvalete yetişememe gibi belirtilerle karakterize olan ikinci tip idrar kaçırma sorununun ilaçla tedavi edildiğine dikkat çekti. Prof.Dr. İtil, "Bir kadının günde 8 kez idrar yapması normalken bunlar günde 20-25 kez hatta daha fazla idrar yapıyor. Bu kadının yaşamını kısıtlıyor.

Örneğin uzun süren yolculuğa çıkamaz, eğer alışveriş merkezine gidecekse tuvaletlerin yerini bilmek, sinemaya gittiyse kapının kenarına oturmak zorunda kalmak gibi bütün hayatını alt üst eden bir sorun haline gelir. Eşiyle de cinsel sorunlar yaşar, ilişki sırasında idrar kaçırır, seksüel hayatı, sosyal hayatı bozulur.

Bunlar çözümsüz değil. Bu tip idrar kaçırmada da günümüzde son derece etkili ilaçlar ve fizik tedavi yöntemleri kullanılıyor. Hangi tip idrar kaçırma olduğunun ayırt edilmesi için ürodinami testlerin mutlaka hastaya uygulanması gerekir. Tıbbi tedavi görecek hastanın ameliyat olması, ameliyat olması gereken hastanın tıbbi tedavi görmesi son derece yanlıştır. Sorunları daha da artırır. Doğru teşhis ve uygun tedavi deneyimli kişilerce yapılmalıdır.

Hastalar sorunlarını doktorda açmaktan çekinmemelidir. Bunun tedavi edilir bir hastalık olduğunun bilincine varmalı, yaşlılığın doğal bir parçası olarak görmemelidir" diye konuştu.
21 yaşında da 80 yaşında da ameliyat ettikleri hastaları bulunduğunu sözlerine ekleyen Prof. Dr. İtil, geç yaşta ameliyat olan hastalarının bu sorunu yıllarca boş yere çektiklerini gözlemlediklerini söyledi. Prof.Dr. İtil, şu önerilerde bulundu:

"Ameliyat sonuçları başarılı. Aynı gün hasta idrarını yapabiliyor, uzun süre sonda kalmasına gerek kalmıyor. İdrar kaçırma ile birlikte mesane, rahim sarkması varsa mutlaka tedavi edilmeli. Özellikle yaz aylarında açık giysiler giyiliyor. İdrar kaçıran hastalar pet kullanmak zorunda kalıyor, pet kullanmıyorsa giysisinden belli olma korkusu yaşıyor. İlaç tedavisi ise en az 6 ay süreyle veriliyor, hastanın durumuna göre doz azaltılarak ya da çoğaltılarak 1-2 yıllık uygulanıyor. İlaçların en önemli yan etkisi ağız kuruluğu, başka bir önemli etkisi yok ama hastaların dertlerinin çaresi olduğunu bilip hekime başvurması önemli."


Kadınlarda idrar kaçırma

13 Ocak 2008 Pazar

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA BİR ALAN : YOĞUN BAKIM

SAĞLIK/GÜNCEL: Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 02-Kasım-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

Uzmanlık eğitimini aldığım üniversite hastanesinin beşinci katının sonunda yer alan kapalı kapıların ardında yer alan yoğun bakım beni hem kendine çeken, hem de ürküten gizemli bir yerdi. Orada “gerçek” sağlık hizmetinin sunulacağını, hayatların mutlaka kurtulacağını ve eğitimim için çok yararlı olacağını düşünürdüm. Ancak uzmanlık eğitimimin başında, özellikle geceleri bu çok önemli sorumluluğu taşımak beni endişelendirirdi. Yoğun bakımda geçireceğim üç aylık sürenin üçüncü günü gün içinde yatırılan beş ağır hastanın beşini de 24 saat içinde kaybedince tedirginliğimin hiç de yersiz olmadığını anladım. Yoğun bakımdaki ilk ayımın sonunda Kızılay’a öğle tatili sırasında yolum düştüğünde, resmi dairelerden piyasa için yüyüşe çıkmış memurlara bakıp, aslında normal ve sağlıklı insanların yaşantısına ne kadar yabancılaştığımı fark ettim. Öte yandan bir çok mucize de bu ortamda gerçekleşiyordu: minicik bebekler 4 ay sonra evlerine gidiyor, sokakta aniden hayatını kaybedip yeniden canlandırılma uygulandıktan sonra yatırılan hastalar teşekkür edip evlerine yürüyerek dönüyor, durmuş olan organlar tek tek çalışmaya başlıyordu.

Bu hafta başkent Ankara 4. Ulusal Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Kongresine evsahipliği yapacak. Ağırlığı bir kilogramı bile bulmayan, erken doğan bebeklerden, yaşamanın sonuna yaklaşmış çözümsüz sağlık sorunları olan ileri yaşlı insanlara, büyük bir kaza veya ameliyat sonrası sağlığına kavuşturulmaya çalışan hastalardan, felç geçiren, enfeksiyon nedeniyle organları iflas noktasına gelmiş olan her yaştan insanın yatırıldığı özel alanlar yoğun bakımlar. Amaç önce onları hayatta tutmak, daha sonra sağlık sorunlarını gidermeye çalışmak, iflas eden organları desteklemek ve en basit ihtiyaçlarını bile yerine getiremeyen insanlara kusursuz bir hemşirelik hizmeti vermek. Çevresindeki elektronik monitörler, solunum ve böbrek makinaları yer alan, vücuduna değişik kateterler ve sondalar giren, başucunda sayısız serum ve ilaç bulunan, çoğu kez sargılar içinde bilinçsiz yatan bir yoğun bakım hastası her gün bu ortamda çalışan sağlık çalışanları için bile korkutucu olabiliyor. Yoğun bakım ortamları hasta güvenliği açısından da hastanelerin en riskli alanlarını oluşturuyorlar; en dirençli ve tehlikeli hastane enfeksiyonları gerekli önlemler alınmazsa hızla yayılıyor, karmaşık tıbbi tedavilerin olumsuz sonuçlanmaması için çok sıkı kurallara uyulması gerekiyor. Yoğun bakım hemşirelerine de hastaların akciğerine değişik maddelerin kaçmaması, yatak yarası açılmaması, enfeksiyonların önlenmesi için çok özenli bir bakım vermesi gerekiyor. Yoğun bakımlar hem yaşamımızın hem de yaşantımızın sonunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda.

Yoğun bakım kavramının nasıl geliştiğini öğrenebilmek için 1952 sonbaharına, Kopenhag’a geri dönmek gerekiyor. O yıl Kopenhag’da düzenlenen çocukfelci (polio) kongresinden sonra ortaya çıkan çocukfelci salgını yazın sonuna doğru çocukları tek tek yatağa düşürmeye başlamıştı. Çocukların önce harekeleri sağlayan kasları devre dışı kalıyor, daha sonra da solunumlarını sağlamaya çalışan kaslar etkileniyordu. Bu noktaya gelindiğinde artık o çocuk için yapılacak bir şey kalmıyordu. Zavallı çocuklar, uykudan aniden uyanırcasına irkiliyor ve bir parça oksijen alabilmek için inanılmaz bir gayret gösteriyorlardı. Küçücük çocukların saatler içinde yaşlandığını görebilmek mümkündü. Daha sonra renkleri bembeyaz oluyor, aşırı terleme başlıyor ve bir saat içinde solunumları duruyordu.

Kopenhag’daki Blegdam Hastanesi bu salgına çok hazırlıklı yakalanmamıştı. O dönemde solunumu duran hastalar için kullanılan çelik akciğer tipi bir adet büyük makina ile sadece göğüs kafesinin üzerine yerleştirilen altı küçük çelik akciğerleri vardı. Kayıtlar son on yılda sadece on çocukfelci olgusunun yatırıldığını gösteriyordu. Oysa Ağustos sonuna gelindiğinde hastaneye bir günde salgından etkilenen elli tane çocuk yatırılmaya başlandı. Çocukların neredeyse %80’i kaybediliyordu. Yeni çelik akciğerler bulmaya çalışmak çözüm olmayacaktı. Hastane başhekimi Dr. Lassen, bir çözüm oluşturabilmek amacıyla toplantılar düzenliyor ve değişik hekimlerle görüşüyordu. Anestezi bölümünden, daha çok teknik becerileri ile tanınan Dr. İbsen’le de konuşmaya karar verdi. Koğuştaki çocukları ve otopsi bulgularını izledikten sonra Dr. Lassen ve Dr. İbsen, kulak, burun ve boğaz hastalıkları uzmanı ile görüşerek yepyeni bir tedaviyi uygulamaya karar verdiler. İlk hastaları solunum yetmezliğinden morarmış olan Vicki adındaki bir kızdı. Kulak burun ve boğaz cerrahı Vicki’nin boğazında bir delik açtı, Dr. İbsen bu delikten bir tüp yerleştirdi ve bir torba aracılığıyla belirli aralıklarla Vicki’nin akciğerlerine hava pompaladı. Dakikalar içinde rengi ve durumu düzelen Vicki daha sonra tam olarak iyileşti.

Eylül’de Blegham Hastanesine gidenler gözlerine inanamadılar. Yetmişerli iki sıra halinde dizilmiş yatakların her birinde çocukfelcine yakalanmış felçli bir çocuk yatıyordu. Hepsinin boğazlarında bir delik (trakeostomi) ve içinde bir tüp vardı ve daha uzun bir tübün ucundaki plastik torbanın başında genç bir tıp öğrencisi oturuyordu. Bir kaç saniyede bir bu torbayı sıkarak hasta çocuğun akciğerlerine oksijen pompalıyordu. Tıp öğrencileri 6 saatte bir nöbet değiştiriyordu. 1500 tıp öğrencisi, 6 ay süreyle, 165.000 saatten uzun bir sürede o torbayı sıkmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu süreçten fiziksel ve psikolojik olarak çok etkilendiler. Ama bu süre içinde ümitsizlikten çok bir dayanışma ve hastalığa karşı direnme atmosferi hissettiklerini belirttiler. Bu çabalarının karşılığını da fazlasıyla gördüler; solunum yetmezliğine giren çocukların %80’i değil sadece %10’u kaybedildi.

Blegdam hastanesinde yaşananlar yardımlı solunum tedavisinin ve organ yetmezliği olan hastalara özel birimlerde, bire bir tedavi ve bakım verilmesi kavramının başlangıcı oldu ve kısa sürede “yoğun bakım birimlerine” dönüştü. Yoğun bakımların Avrupa kıtasında ve Amerika’da kısa sürede sayıları hızla arttı. Kalp cerrahisi veya kanser cerrahisi gibi büyük ameiyatlardan sonra, hastaların aşamalı olarak iyileşmelerine olanak veren bu birimler sayesinde daha zor ameliyatlar çok düşük ölüm oranları ile gerçekleştirilmeye başlandı. Günümüzde özelleşmiş altyapıları ve uzmanlaşmış çalışanları ile yoğun bakım birimleri yaşamla ölüm arasındaki sınırı korumaya devam ediyorlar.

UYANIŞLAR

Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 9-Kasım-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Viyana’dan başlayan bir salgın bir çok kişiyi etkilemişti. 1917’de birden bire başlayan bu salgın daha sonra başladığı gibi 1928’de aniden ortadan kayboldu. Salgın sıraında enfeksiyondan ve ilişkili sağlık sorunlarından yaklaşık 5 milyon kişi öldü. Beyin dokularında enfeksiyona neden olan bu hastalıktan (ansefalit letarjika) kurtulabilenlerde iz olarak bir çok nörolojik sorun geride kaldı. Bazı hastalar konuşma ve hareket yeteneklerini kaybedip sanki bir heykele dönüşüyorlardı. Enfeksiyonun akut döneminde bazı hastalar koma haline geçip o şekilde kalıyorlardı. Enfeksiyona hangi mikroorganizmanın neden olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atıldı. Bir görüşe göre, “ansefalit letarjika” adı verilen bu durum aslında, aynı yıllarda dünyayı kasıp kavuran İspanyol gribinin bir komplikasyonuydu. Hastalık ortaya çıktığında ne yapılırsa yapılsın hastayı denetim altında tutmak mümkün olmuyordu.



Aslen İngiltere doğumlu olan bir nörolog olan Dr. Oliver Sacks New York dışındaki Beth Abraham Hastanesine bağlı bir enstitü olan Mount Carmel’de çalışıyordu. Enstitüde beyin enfeksiyonu (ansefalit) sonucunde Pakinson hastalığına benzeyen sorunları olan tam 80 hastası vardı. Bu sorun onların her türlü davranışlarını etkiliyordu; adeta kitlenmiş gibiydiler. O dönemde Parkinson hastalarında mucize yaratan bir ilaç olan levodopa’yı bu hasta grubunda denemeye karar verdi. Tedavi sırasında hastalardaki gelişmeler ve kendi izlenimleri ile igili ayrıntılı kayıtlar tuttu. Bu kayıtlar çok uzun süre iç dünyalarında kilitlenmiş olan bu hastaların ilaca yanıt verdikleri zaman yaşadıkları deneyimin her zaman peri masalı niteliğinde olmadığını gösteriyor. Erkek hastalardan birisi tedaviye başlangıçta çok iyi yanıt verip, ilk 6 haftada hayatında kendini hiç bu kadar iyi hissetmediğini belirtmesine karşın, daha sonra ilacın çok küçük dozlarında bile çok şiddetli yan etkiler yaşamaya başladı. Başka bir hasta, yine başlangıçta çok olumlu bir klinik seyir gösterirken daha sonra birden saldırganlaşmaya başladı. Bir ayakkabı tamircisinde işe başlatılınca psikolojik sorunları giderilmiş oldu ve levodopa tedavisine devam etti. 1926 yılında henüz 21 yaşında bir genç kızken hastalığa yakalanan bir başka hasta, 1969’da uyandığında bu zaman farkına uyum sağlayamadı ve 1926’da yaşamaya devam etmeyi tercih etti, levodopaya yanıt vermemeye başladı.



Dr. Sacks hastalarına sadece ilacı dikkatli bir şekilde vermedi, aynı zamanda onlar hakkında kaygılandı. Sürekli destek sağladı ve ayrıntlı notlar aldı. Değişik sağlık sorunlarında kullanılan tedavilere verilen yanıtın son derece karmaşık olduğu; çevresel, psikolojik ve sosyal bir çok etkenin tedaviye verilen yanıtın önemli belirleyicileri olduğu Dr. Sacks’in tuttuğu ayrıntılı notlardan bir kez daha açık bir şekilde anlaşıldı. Başka bir deyişle “tedavi etmek” hastalara yeni bir ilaç vermekten ibaret değildi.



Dr. Sacks’in bu kayıtları sanat dünyasında da yansımalarını buldu. Anılarının yer aldığı “Uyanışlar”(Awakenings) adlı kitaptan yola çıkılarak aynı adı taşıyan bir film gerçekleştirildi. Penny Marshal’ın yönetmenliğini yaptığı bu filmde Robert DeNiro ve Robin Willams önemli rolleri paylaştı.



Benzer bir olay bir hafta önce İngiltere’de yaşandı. 2001 yılında aniden komaya giren ve şu anda 23 yaşında olan bir genç kadına Kent şehrinde deneysel bir uyku ilacı olan Zolpidem verilmeye başlanınca uyanma belirtileri gözlendi. Artık kendisi nefes alabiliyor, kokusu belirgin olan besinlere karşı reaksiyon gösteriyor ve odasının içindeki eşyaları gözleri ile izleyebiliyor. Annesi ilacı aldığı zaman kızının hatlarının gevşediğini ve kendisi ile bir çeşit iletişim kurabildiklerini söylüyor. Doktorlar ise bu iyileşme süresinin yıllar sürebileceğini ve çok dikkatli bir desteğe gereksinim olduğunu söyleyerek ihtiyatlı davranıyorlar.



1994’de kamyon çarpması sonucu komaya giren Güney Afrikalı bisikletçinin bir daha kendine gelemeyeceği düşünülüyordu. Kazadan 5 yıl sonra, hastanın huzursuz olduğunu düşünen hemşireleri ona Zolpidem verdiler. Uykuya dalacağını düşünürken 25 dakika sonra aniden uyanan hasta “merhaba anne” dedi. Bu tarihten sonra ilaçla ilgili bir araştırma yürütülmesine karar verildi. Kent şehrindeki genç kadın, 360 araştrıma hastasından birisi. Daha önce Zolpidem verilen 200 hastanın büyük çoğunluğu “bitkisel hayat”ta olan bireyler, inme geçirmiş olan hastalar daha az sayıda. Bu hastaları % 60’ına bir çeşit olumlu yanıt alındığı söyleniyor. Umut tacirliği yapmamamk için son derece dikkatli bir şekilde yürütülen bu yeni klinik çalışma başlatılmış durumda. Özellikle ilaç üretici firma, bazı bildirilmlerin abartılı ve yanıltıcı olduğunu ve bu nedenle klinik çalışmanın sonuçlanması gerektiğini açıklıyorlar.


Dünyadaki binlerce hastanın yakınları Zolpidem çalışmasının sonuçlarını merakla ve sabırsızlıkla bekliyorlar. Ancak bu hastaların beyin fonksiyonlarını geri kazanmalarının “uykudan uyanmak” kadar basit bir olay olmayacağını biliyoruz. Nasıl bir süreç yaşanacağını ve eğer günün birinde uyanırlarsa gerekecek destekleri öğrenmek isteyenler “Uyanışlar”ı bir kez daha okuyabilir veya izleyebilirler

Gelecekteki Sağlık Durumunuzu mu Merak Ediyorsunuz? İdrar Tetkiki Yaptırın!

Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 16-Kasım-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

On yedinci yüzyılda kraliyet ailesinin bir üyesi rahatsızlandığı zaman, derdine deva bulması amacıyla çağrılan doktorun teşhis koymak için çok fazla aracı ve olanağı yoktu. O dönemde bir tansiyon aleti, derecesi, hastanın göğüs ve kalbini dinlemek için steteskopu veya kulağına bakmak için bir otoskopu yoktu. Ne bir röntgen çektirebilir ne de laboratuar tetkikleri yaptırabilirdi. Doktorlar tarafından en çok başvurulan tanı yöntemlerinden birisi, hastanın idrarını balon şeklindeki bir cam kavanoza koyup ışığa tutarak incelemekti. İdrarın gözle incelenmesi sonucunda tanılar konulur ve tedavi yöntemleri geliştirilirdi. 1664 yılında Hollanda, Leiden’de Sylvius’un öğrencilerinden birisi olan Frederick Dekkers kayıtlarına şunları yazdı : “Hastanın idrarını ateşte ısıttığım zaman kısa süre içinde süte benzeyen bir görünüm aldı. Üzerine bir iki damla asetik asit ekleyip soğuttuğum zaman da yağlı kısmı kavanozun üzerinde kalırken katı kısmı dibe çöktü”. Bu notlar tarihte “idrarda albumin bulunması” konusundaki ilk kayıtlar olarak kabul edildi. 1816 Londra’sında Richard Bright daha önceleri birbirlerinden bağımsız olduğu düşünülen üç bulguyu bir araya getirdi: idrarın katılaşıp süt kıvamı alması, böbreklerin küçülüp sertleşmesi ve hastaların vücuduyla birlikte yüzlerinin soluklaşıp şişmesi. Bu yeni bakış açısı, böbrek hastalıkları konusundaki gelişmelerin yolunu açtı ve Dr. Bright’da böbrek hastalıkları uzmanlarının (nefrologların) babası unvanını almış oldu.



Öte yandan böbrek hastalıkları ile gelişmeler 1940’lı yıllara kadar istenen hızda olmadı. 1940’lı yıllarda Londra bombalanırken, enkazın altında kalıp vücutları ezilen insanlarda ani olarak gelişen böbrek yetmezlikleri ile ilgili önemli bulgular elde edildi. Ama böbrek hastalıkları ile ilgili en önemli gelişme, Dr. Homer Smith’in “Sağlıkta ve Hastalıkta Böbrek İşlevleri” adlı kitabını yazması ile gerçekleşti. 1960’lı yıllarda ise iç hastalıklarının en genç uzmanlık alanlarından birisi olan “nefroloji” (böbrek hastalıkları) konusunda eğitim verilmeye başlandı.



Kamuoyundaki genel kanı, böbrek hastalıkları doktorlarının (nefrologların) ilgi alanının “diyaliz” ve “böbrek nakilleri” olduğu konusundadır. Belki bu liste ender görülen bazı kalıtsal hastalıklar ve nefritler ile geliştirilebilir. Oysa böbrek hastalıkları ne ender görülen hastalıklardır, ne de böbrek hastalıkları uzmanlarının ilgi alanı bu kadar dardır. Bir çok toplum araştırması her 10 erişkinden birinde böbrek hastalığı olduğunu göstermektedir. Ülkemizde en az 6 milyon kişinin şeker hastası ve 10 milyondan fazla kişinin yüksek tansiyon hastası olduğu bilinmektedir. Sigara tüketiminde Türkiye dünyada yedinci sırada yer almaktadır. Kalp ve damar hastalıkları konusunda da ülkemizin karnesi hiç de parlak değildir. Bu etkenlerin doğal sonucu olarak diyalize giren hastaların dörtte üçünden fazlasını, şeker ve yüksek tansiyon hastaları oluşturmaya başlamıştır.



Böbrek hastalıklarının, öncelikli bir toplum sağlığı sorununa dönüştüğünün fark edilmesinden sonra, teşhis için kolay ve ucuz tarama yöntemleri bulunmaya çalışılmıştır. Araştırmalar iki konuda yoğunlaşmıştır: 1) Böbreklerin zararlı maddeleri temizleme hızındaki azalmayı ortaya koyan yöntemler, 2) Böbreklerin, adeta bir elek gibi, yararlı maddeleri kanda tutma özelliklerindeki bozulmayı gösteren testler. Yirmibirinci yüzyılın başında yürütülen bu çalışmalar, bize 16. yüzyıldaki meslektaşlarımızın izinden yürümemiz gerektiğini göstermiştir. Herhangi bir kişinin, (tercihan) sabah ilk idrarını temiz bir kaba koyup, laboratuarda özel bir yöntemle az miktarlarda albumin olup olmadığının araştırılması çok önemli veriler sağlamaktadır. Normal idrar tahlillerinde saptanamayan az miktardaki bu albumine “mikroalbumin” adı verilmektedir.



Bir yüksek tansiyon hastasının idrarında mikroalbumin bulunması halinde, o hastanın böbrek hasarı olduğunu ve ileride böbrek yetmezliği açısından özel bir riski olduğunu anlıyoruz. Erişkin yaşta şeker hastalığı tanısı konulan her dört hastadan birinde, idrarda “mikroalbumin” olduğunu ve böbrek yetmezliği risklerinin azaltılması gerektiğini biliyoruz. Amacımız sadece mikroalbumin varlığını belirlemek değil, aynı zamanda idrardaki mikroalbumin miktarını azaltmak. Çünkü idrardaki bu proteinin miktarı ne kadar fazlaysa risk o kadar artıyor Bu konuda son derece etkili olan ilaçlarımız olduğundan, 10 yıl öncesine göre daha fazla başarılı oluyoruz.



Araştırmalardan ortaya çıkan önemli bir başka sonuç daha var; idrardaki mikroalbumin aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da çok önemli bir belirleyici. Bir insanın idrarında mikroalbumin varsa kalp krizi, inme ve damar hastalıkları gelişme olasılığında önemli bir artış oluyor. Kanda kolesterol ölçülmesi kadar önemli bilgiler sağlıyor. Aynı şekilde, idrardaki albumin miktarını azaltarak kalp ve damar hastalıklarının riskini azaltmak da mümkün oluyor.



14 – 18 Kasım 2007 tarihleri arasında düzenlenecek 24.Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresinde hiç kuşkusuz ki üzerinde en çok konuşulacak konulardan birisi bu yeni yaklaşımlar olacak. Hepimizin ortak dileği sağlık çalışanlarının bu son derece basit ve ucuz idrar tetkikini günlük uygulamlarının ayrılmaz bir parçası haline getirmeleri. Hasta ve yakınlarının da, ileriye dönük risklerini araştırırken; çok para harcamadan, radyasyon almadan ve hemen her sağlık kuruluşunda yaptırabilecekleri idrarda mikroalbumin testinin öneminin farkında olmaları. Çünkü geçen yüzyıllar idrar tekikinin öneminden bir şey azaltmadığı gibi daha da önemli hale getirmiş durumda.

MEZUNİYET SONRASI EĞİTİM ve KONGRELER

Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 23-Kasım-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

Bir sağlık çalışanı günlük çalışma hayatımda hastalarımın sorunlarına tanı koyarken, tedavi ederken veya uzun süreli bir hastalığı olan bir hastasını izlerken sizce ne sıklıkla bilgiye erişme gereksinimi duyar? Yanıt size şaşırtıcı gelse de artık bu gereksinim anlık hale gelmiştir. Üretilen ve paylaşılan yeni bilgiler her zaman bir yeniliğin müjdecisi değildir. Bir ilacın olumsuz etkilerinin açıklanması veya yeni bir salgının bildirilmesi de, karşımıza ilk çıkan hastada bazı uygulamlarımızı değiştirmemiz veya hemen belirli hastalarımıza ulaşmamızı gerektirebilir. Örneğin daha önce böbrekleri yetersiz çalışan hastalarda görüntüleme gerektiğinde, hastaya enjeksiyonla verilecek olan boya maddeleri böbreklerde hasar yaratmasın diye daha çok manyetik rezonans (MR) yönetmini tercih ederken, e-posta ile ulaşan yeni bir yayın artık bu yöntemin sanıldığı güvenli olmadığını haber verebilir. Bize düşen görev o gün için böbrek hastalarımızdan birinde planladığımız bir ilaçlı MR tetkiki varsa randevuyu iptal etmektir. Küreselleşme akımının etkisinde olan dünyamızda, internet ve bilgiişlem teknolojileri sayesinde bilgileri büyük kitleler artık eş zamanlı paylaşmaktadır. Üstelik biyoloji ve tıbbi bilim dallarındaki bilgi üretimi başdöndürücü bir hızla artmaktadır. Yapılan hesaplamalar tıp bilgisinin her dört yılda bir en az iki katına çıktığını göstermektedir.



Aynı bilgiişlem teknikleri ulaşmak istediğimiz bilgi kaynaklarına ve eğitim programlarına erişimimizi de çok kolaylaştırmıştır. Çok değil 10 yıl önce sadece kitaplarında yer alan adlarından tanıdığımız ünlü akademisyenlerin, görüntülü konferanslarını internet ortamında izlemek olanaklı hale gelmiştir. Her gün gelen e-postalar değişik mesleki dergilerde yayınlanan önemli yayınların özetlerini bize ulaştırmaktadır. Bu kolaylıkların katkısı yadsınamamakla birlikte, getirdiği iş yükü de bir o kadar fazla hale gelmiştir.



Bütün bu gelişmelere karşın hemen her gün değişik tıbbi kongreler son derece kalabalık sağlık çalışanı kitlelerini kendine çekmektedir. Binlerce sağlık çalışanı yüzlerce ve hatta binlerce kilometre katederek dört veya beş gün bir araya gelmektedir. Bu gelenekselleşmiş bilimsel ve sosyal etkinlik için sağlık çalışanları neden gereksinim duyarlar?



Geçen yıl bir kongrenin açılış programında saygın bir meslektaşım kendi düşünce ve duygularını şu şekilde anlattı “Bir kongreye katılıp döndüğümde kendimi yenilenmiş ve yeterli hissediyorum. Edindiğim yeni bilgi ve beceri donanımı ile hastalarıma daha fazla yardımcı olabiliyorum. Meslektaşlarımla yaptığım konuşmalarımızdan ortak sorun ve kaygılarımızın olduğunu anlıyorum, dolayısıyla da bir dayanışma içinde olduğumuzu hissediyorum. Daha sonra aylar geçtikçe, bilgilerimde bir eskimişlik ve aşınmışlık hissediyorum ve takvimimden yaklaşan kongreyi bekliyorum”.


Uluslararası saygın kongreler amaçlarına ve geleneklere uygun olarak

ÇEVİRMEN TIP

Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 30-Kasım-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

Kolesterol düzeyini düşüren ilaçların klinik yararları konusunda 1980’li yıllardan bu yana son derece somut kanıtlar birikmiştir. Daha önce kalp krizi geçirmiş olan, koroner bypass cerrahisi uygulanmış veya kalp damarlarına stent yerleştirilmiş, inme geçirmiş veya şeker hastalığı olan hastalarda “statin” adı verilen ilaçların sürekli olarak kullanılması halinde bu insanların ömrüne ömür katılmaktadır. Statin adlı ilaçların yararları değişik dergilerde, eğitim toplantılarında ve internet ortamında paylaşılmaktadır. Öte yandan yapılan farklı araştırmalar şunu göstermektedir; statinlerden en çok yararlanacak hastaların sadece dörtte birine bu ilaçlar reçete edilmektedir. Bu ilaçlar yukarıda tanımlanan hasta gruplarında ölüm riskini üçte bir oranında azaltmaktadır. Başka bir deyişle ilacın reçete edilmediği 75 hastanın üçte biri veya 25 hasta kendilerine doğru ilaç reçete edilmediği için hayatlarını kaybetme riski altındadır.



Kolesterol ilaçları ile ilgili mevcut mevzuatın neden olduğu sınırlılıklar bir tarafa bırakılacak olursa, niçin bu tedavi sayesinde hayatta kalma olasılıkları belirgin derecede artacak olan hastaların sadece dörrtte biri ilaç kullanmaktadır? Bu sorun sadece kolesterol düzeyini azaltan ilaçların kullanımı ile ilgili midir? Hastalarına en güncel tedavilere sunmakla yükümlü olan hekimlerin neden basireti bağlanmaktadır? Hastalar neden kulaktan dolma bilgilere daha çok güvenip, etkili ve güvenli tedavi konusunda uyumsuzluk göstermektedir? Henüz ihtiyacı olan hastaların aspirin kullanımında arzu edilen oranlara ulaşamazsak, genetik tedaviler gibi karmaşık uygulamalarda ne oranda başarılı olabileceğiz? Bütün bu soruların yanıtları incelendiğinde sorunun yaygın ve kaygı verici boyuttta olduğu fark edilmiştir. Bazı sanat eserleri başka dillere çevrildiği zaman nasıl bazan anlamlarından, dolayısıyla da değerlerinden bir şeyler kaybediyorlarsa günümüzde sağlık hizmetleri alanında da benzer bir sorun yaşandığı anlaşılmıştır. Bilgi üretiminin klinik uygulamalara dönüşümü sürecinde yaşanan aksaklıklar masaya yatırılmış ve güncel bilgiler ve uygulamalar arasındaki kopukluğu gidermek üzere “çevirmen tıp (translational medicine)” kavramı ortaya atılmıştır.



Çevirmen tıbbın ilgi alanlarından birisi temel tıp alanındaki gelişmelerdir. Son çeyrek yüzyıl bize göstermiştir ki, hastalıkların gelişme nedenleri ve süreçleri son derece karmaşıktır. Kalıtsal hastalıklar klasik anlamlarının dışına taşmış, genetic etkenlerin toplumda sık görülen bir çok hastalığın gelişimindeki katkıları anlaşılmaya çalışılmıştır. Bundan daha karmaşık olan bir başka alan ise “proteomik” olmuştur. Proteinlerin sağlıkta ve hastalık süreçlerinde uğradıkları değişiklikler çok daha ayrıntılı ve karmaşık bir araştırma alanını oluşturmaktadır. Bu önemli bilgilerin çoğu sadece hastalar ve yakınları için değil, sağlık çalışanları için kolayca kavranamaz niteliktedir. Çevirmen tıp devreye girmezse bu sorun çözümsüz kalacaktır.



Klinik uygulamalar konusunda çevirmen tıbbın üzerinde en çok durduğu konuların başında uygulamaların kanıtlara dayandırılması gelmektedir. Hem günlük kararlarımızın dayandırıldığı kanıtların üretilmesi, hem de yorumlanması ve uygulamaya dönüşmesi alanındaki ataletin giderilmesi için yine çevirmen tıbbın devreye girmesi gerekecektir.



Süreğen hastalıklar bireylerde derin psikolojik ve sosyal sorunlar yaratmaktadır. Öte yandan AİDS örneğinde olduğu gibi bazı hastalıkların temelinde de psikosoyal faktörler (Örn. İlaç bağımlılığı, seks ticareti, göçler v.d.) yer almaktadır. Sadece bilimsel yöntemlerle bu sağlık sorunlarını çözümlemek olası değildir. Değişik bilim alanlarının yöntemlerini sentez etmek için çevirmen tıptan yararlanılmaktadır. Son yıllarda Londra’daki London School of Economics ve King’s College gibi saygın eğitim kurumları, bu anlamda öncü olabilecek master programları başlatmışlardır.



Yakın geçmişte yaşanan bir başka sorun da, sağlık alanındaki araştırmaların sonuçlarının ilan edilmesi ve paylaşılmasında izlenmiştir. Bazı araştırma sonuçlarının kamuoyuna, sağlık çalışanlarına ve hastalara aktarılmasında tarafsızlık ilkesi ihlal edilmiş, bilim dışı yönlendirmeler ve çıkarlar baskın hale gelmiştir. Finansal motifler egemen hale gelmiş, biyolojik ve tıbbi araştırmalarda özel sektör devlet sektörünün önüne geçmiştir. Bu nedenle yaşanan güvenlik ihlallleri, kamuoyunun bilimsel gelişmelere ve sağladıkları klinik gelişmelere güvenini azaltmıştır. Bu konuda da tarafsız organların yürüteceği çevirmen tıp yaklaşımlarına büyük gereksinim duyulmaktadır.



Bilimsel bulgular ve gelişmeler o kadar önemli finansal fırsatlar sağlamaktadır ki, bilimsel çevrelerde ve sağlık hizmeti uygulayanlar arasında daha çok olumlu sonuçlar sağlayan araştırma sonuçları tartışılmaktadır. Öte yandan bir çok araştırmadan olumsuz sonuçlar elde edilmektedir. Bu olumsuz sonuçların, klinik uygulamalarımız üzerine etkisi en az olumlu sonuçlar kadar önemlidir. Çevirmen tıbbın bu nokta da yardımcı olacağı düşünülmektedir.



Yirmi birinci yüzyılda çevirimci tıptan çok şey beklenmektedir; bağımsız akademik üretkenlik, araştırmalarda şeffaflık, uluslararası standart ve kurallar, yaratıcılığın özendirilmesi ve gereksiz bürokrasinin azaltılması…Bu alanda uzmanlaşmak isteyen sağlık çalışanları için eğitim proramları ve uluslararası araştırma fonları her gün artmaktadır. Sağlık çalışanları ve toplumumuz için de çok yararlı olacak bu yeni uzmanlık dalı olgunlaşana dek Dr. Paget’nin 1909’daki sözleri yol gösterici olabilir “Klinik uygulamalar, duyguların bilime temasıdır”.

Bilgiler Değişti, Darısı “Paketler”in Başına!

Özel hastanenin hasta hizmetlerinden sorumlu görevlisi kaygıyla beklemekte olan hastaya müjdeyi verdi “Siz SGK mensubusunuz ve anjiyografi olmanız gerekiyor. Bu durumda paket uygulamasından yararlanabiliyorsunuz”. Bunun anlamı şuydu; bürokratik işlemler tamamlandıktan sonra, herhangi bir ücret ödemeksizin kalbin koroner damarlarının filmi çekilebilecekti. Bu sırada hemen yandaki bankoda, koroner bypass ameliyatı olması gereken bir başka hastaya benzer bilgiler veriliyordu.



Sağlık hizmetinin tarihçesine bakılacak olursa uygulamaların aslında bir hediye ilişkisi şeklinde başladığı görülecektir. Amaç hastaya, düşküne ve özürlüye destek sağlamak, acılarını dindirmek ve yaralarını sarmaktı. Bu görevleri üstlenenler, hayatlarını başka yollarla kazanan şamanlar veya din görevlileriydi. Sundukları karşılıksız ve kısmen kutsal nitelikteki hizmeti topluma sunulan bir “hediye” olarak kabul ediyorlardı. Toplumsal hediyeler süreklilik özelliği olan geleneklerdi; kişiden kişiye farklı şekillerde iletiliyor ve eninde sonunda süreci başlatan kişiye bir şekilde geri dönüyorlardı. Tıp uygulamaları bilimsel hüviyet kazanır kazanmaz ticareti yapılan hizmetler haline geldiler. Günümüzde herkes sağlık hizmetlerinin nitelikli olabilmesi için, bu iki unsurun en uygun bileşmini bulmak için çaba gösteriyor.



Nitelikli sağlıklı hizmeti her gün yeniden tanımlanırken, değişik bileşenlere ayrılarak incelemeye alınıyor. Üzerinde fikirbirliği oluşmuş bileşenlerden birisi de “sağlık hizmetlerinin sürekliliğinin sağlanması”. Niteliksiz sağlık hizmetleri tanımlanırken “parçalanmış (fragmente)” süreçlerden söz ediliyor. Bir hastane içinde bile hizmet kesintilere uğrayıp niteliksiz hale gelebiliyor. Nasıl mı? Eğer nöbet değişimi sırasında ekipler arasında iletişim yoksa, bir muayene sonucunda hastanın başka bir uzmanı ilgilendiren bir sorunu olduğu halde ona yönlendirilmiyorsa veya hastaya taburcu olduktan sonra neler yapacağı ve ilaçlarını nasıl kullanacağı konusunda bilgi verilmiyorsa, bu nitelikli bir sağlık hizmet olarak kabul edilmiyor.



Sağlık hizmetleri ile ilgili araştırmalar yapan, giderek artan sağlık harcamalarını azaltmaya çalışan ve “makro-ekonomik” çözümler üretmeye çalışan bir çok kurum ve kuruluş var. Dünyada en çok karşılaşılan ve ölüm nedenlerinin başında gelen kalp ve damar hastalıklarının tanı ve tedavisi ile ilgili işlemlerin geniş kitlelere ulaştırabilmesi için yaklaşık 15 yıl önce dünyada başlatılan bir uygulama ülkemizde hızla kabul gördü ve yaygınlaştı. Kalbi besleyen koroner damarlarla ilgili hastalıkların ve kalp kapaklarının hastalıklarının, tanı ve tedavisi için “paketler” hazırlandı. Paket bir işlemin ortalama maliyetinin hesaplanması ve işlemin ücretinin benzer nitelikteki bütün uygulamalar için geçerli olması ilkesine dayanıyordu. Böylece daha geniş kitelelere bu işlemler ulaştırılabilecek ve onları kapsamına alan sosyal güvenlik kuruluşları ile sağlık hizmetini sunan kurumlar arasında mali sorun yaşanmayacaktı. Bu yaklaşımın ülkemizde kalp ve damar hastalıkları konusundaki tedavilerin yaygınlaşmasına önemli katkısı oldu.



Paketlerin içeriği belirlenirken konusunda uzman olan kişilerden yararlanılmış ve görüşleri alınmış olabilir. Ancak bu danışmanların konuya “başı ve sonu belli” işlemler olarak yaklaştıkları kesin. Hastaların sorunlarının süreğen olduğu ve eşlik eden komplikasyonlar (ek sorunları) ile yaşamlarını sürdürdükleri pek düşünülmemiş. Paketlerin ücretleri son 15 yıl içinde giderek azaldığından, bu zor ve riskli işlemleri üstlenen ekipler de farklı bir bakış açısı getirememişler gibi gözüküyor. Paket uygulamasına geçilmesi ile birlikte yaygınlaşan hizmetlerin mutlaka idari ve mali kayıtları vardır. Ya tıbbi sonuçları ile ilgili veriler? Bu işlemi uygulayan ekiplerin bir kısmı verilerini bilimsel toplantılarda paylaşıyorlar ama tıbbi konularda merkezi bir izleme sistemi yok.



Oysa koroner anjiyografi için bir merkeze başvuran dört hastadan biri, bypass cerrahisi için yönlendirilen hastaların üçte biri şeker hastası. Son on beş yılda paketlerin içeriği değişmedi ama şeker hastalığı ile bilgilerimiz büyük ölçüde yeniledi. Şeker hastalığının dünyada bir salgın gibi arttığını, kan şekeri kontrolünün önemini, izlem için A1C gibi yararlı testler olduğunu, idrarda az miktarda albumin olmasının önemli sorunların habercisi olduğunu, kalp hastası olarak gelen şeker hastalarının önemli bir kısmının aynı zamanda böbrek ve göz hastası olduğunu öğrendik. Bu sorunlarla mücadele edebilmek için gereken etkili tedavi yöntemleri de büyük gelişim gösterdi. Böbrek hastalarına kalp anjiyografisi sırasında damar yoluyla boya maddesi verince böbreklerinin durabileceğini ve bu sorunun işlem sırasında değil, işlemden 3 ile 5 gün sonra geliştiğini öğrendik. Paketlerin içeriğine baktığımızda bilgi artışına paralel bir çeşitlenme olmadığını, hatta paket ücretlerinin aşağı çekilmesi sonucunda zenginleştirilmesinin önünde engeller olduğunu görüyoruz. İşlem bazında yeterli ve yararlı gibi gözüken bu paketler, sağlık hizmetlerinin sürekliliği açısından incelendiğinde sınıfta kalıyor. Bugün başarılı bir bypass ameliyatı uyguladığı hastasının bir yıl sonra görme yetisini kaybettiğine veya diyalize girmeye başladığına tanık olmak sağlık çalışanlarını da üzüyor.



Üstelik sağlık konusunda politika üretenler önemli bir fırsatı da kaçırmış oluyorlar; SGK kapsamındaki hastalardan kaçının şekerinin kontrolde olduğunu, kaçında böbrek hastalığı veya göz hastalığı olduğunu öğrenip, bu istatistikler aracılığıyla ileriye dönük sağlık ve dolayısıyla da ekonomik politikalar üretme şansını kaybediyorlar. Aslında sağlık hizmetleri ile iglili yapılması gereken sınıflama, kodlama, olgu tabakalandırılması (daha fazla risk taşıyan hastaların daha az taşıyan hastalardan ayrıştırılması) gibi çalışmalar için bir başlangıç noktasını da yakalayabilirler.



Bayram ve yılbaşı yaklaşırken dileğimiz; sayıları her gün artan paket uygulamalarının “işlem” temelli paketlerden “süreç ve sonuç” temelli paketlere dönüştürülmesi. O zaman hem hastalar hem de sağlık çalışanlarına birer “hediye paketi” sunulmuş ve nitelikli sağlık hizmetleri için gerekli olan “süreklilik” kavramı sağlanmış olacak.

Sensiz Her Şey Renksiz

Sevmenin de iniş çıkışları var. Hastabakıcı bugün hastalık tabelama bu duygumun derecesini çizdiyse, doktor korkacaktır. Sabah komşu binada göğsüme baktılar. İyiyim. Babacan bir doktor yeşil ışık yaktı ameliyata, yine de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz…” (3/2/1967 A.D.)

“Ne iğne, ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi damla damla gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.” (3/2/1967 A.D.)

“Dün sana yazdığım gibi tahlil değil, ciğerlerin radyografisinin incesiymiş yapacakları…Ne olur ne olmaz diye.” (4/2/1967 A.D.)

“Dönüşte Gerard’a rastladım, “Galiba sizin ameliyat Cumaya” dedi. Hoppala! Çarşamba – Perşembe bana bir-iki hazırlık bağırsak yıkaması yapacak, ordan çıkarıyor bu Cuma işini. Bu tarih işlerini bilse bilse meydancı Gerard bilir.” (4/2/1967 A.D.)

“Dün akşam asistan uğradı, önemli tavırlarla Hamburger’in raporundaki bilgileri tekrarladı. Bunları biliyorum, dedim. Cuma günü ameliyat var mı, sorusuna, Olacak dedi ve gitti. Bu sabah profesör uğradı, röntgenlerden bahsetti ve gitti. Her neyse görünüşe göre ve yeni bir veri ortaya çıkmazsa, herhalde hikaye böyle. Sanırım aralarında bir karara vardılar. Ben de konuşmak niyetindeyim doktorla, acele etmekle fazla beklemek arasında, en doğru zamanı seçtiğini düşünmüş olmalı. Sırt ağrıları bir yana, fena değilim. Bunları doktora söyledim, röntgenlere bakalım, dedi. Bugün güneşli bir Pazar, hastalar sessiz, sancılar sanki hafta tatili yapıyor, bense temiz bir gömlek giyip seni düşündüm. İlaçlarımı alıyorum, hiçbirini kaçırmadan, çünkü Paris’te olsam bile yanımdasın, biraz sert, “İlacını aldın mı?” diye soruyorsun, ben de yutuyorum ilaçları.” (5/2/1967 A.D.)

“S. de Beauvoir’la ya ameliyattan evvel ya sonra görüşeceğiz. Salı sabahı vergi işi ile uğraşacağım. Geçen seneden 500 yolladım. Kafamda hala sen varsın, yalnızlığını düşünüp üzülüyorum, ama belki de rahat çalışıyorsundur. Bana tastamam “halet-i ruhiyeni” anlat. Doktora sırtındaki ağrılardan bahsettin mi?” (5/2/1967 G.D.)

“Demin Akademi müdürü uğradı, doktor ona önemsiz bir ameliyat yapılacak demiş. Hayırlısı. Doktor yine uğrayıp kaçtı, Çarşamba tomo dedi, yani tomografi. Pekala.” (6/2/1967 A.D.)

“Ameliyatı, geleceksin diye, sabırsızlıkla bekliyorum.” (7/2/1967 A.D.)

“Telefonundan sonra doktor uğradı,Pazartesi yapalım dedi.”Karınıza haber verebilirsiniz” sözünü de ekledi.” (7/2/1967 A.D.)

“Hemen söyleyeyim, adam kafamıza uygun. Önce bu tür hastalıklar adına ders verdi, aklım yattı. Zorluk şu: Teşhisi çok zor, analizle de, röntgenle de. Radyo misalleri gösterdi vs. O bakımdan 1959 Ankara Kongresinde (milletlerarası) verilen karara göre hastalık şüphesi iki yıl devam ediyor”. (21/3/1967 A.D.)

“İçindekiler de, belki şimdiye kadar, yani bu hastalığın ilk teşhisinden beri en iyi şeyleri ihtiva ediyor. 1) Çok ciddi, anlayışlı insan bir adamın, doktorluğun bütün ilmi ile, seni yakından, hastalığınla birlikte kavraması, izlemesi, her şeyi yakından yapmak istemesi. 2) Üç ay ihtimali.” (23/3/1967 G.D.)

“ “Sağlık bildirim” iyi. İlaçları daha dengeli bölünce, bugünkü damara iğne pek sarsmadı. Ona karşılık yarın iğne var, herhalde fazla sarsıntı vermez. Nezlem büsbütün geçmedi, ama hafif.” (24/3/1967 A.D.)

“Sevgimizde aşınma şöyle dursun, yepyeni dalbudaklar fışkırmış her taraftan, hangisine bakacağıma şaşırdım, hem de ne güzelleştin! Deniz kenarı, renkli yelkenler de işe karışınca, o hızla haftalarca sensizliği, tatsız ilaçları, koskoca sağlık kışlasının bunaltısını umursamayacağım sanıyorum”. (31/3/1967 A.D.)

“Bana sorarsan iyiyim, şu “perfusion”lar yoruyor fazlası ile, bakalım hiç ara verilmeyecek mi? Öteki ilaçları daha kolay sineye çekiyorum. El şişkinliği acaba romatizma mı? Bakalım tekrar konuşacağım doktorla, bu akşam sözlüyüm onunla…” (19/4/1967 A.D.)

“Ellerinin şişmesine biraz canım sıkıldı. Acaba, dört aydır arasız aldığın ilaçlardan olmasın? Dün Jean Brio ile buluştuk, uzun uzun seni konuştuk, o şaştı streptomycine’in sende, kötü etkiler yapmadığına. Ne Dr.Langran ne de Kalaschnikof’u tanıyor. Körü körüne muayyen bir doktora uzun süre teslim olma konusunda diyor ki: Kendi isteğine uyan bir doktor daima bulur hasta, bence bu durumda Abidin, fazlasıyla dinlenme, yorulmama, kontrol yönünü seçmeli, doktorları kendi etkisi altında bulundurmamalı.” (19/4/2007 G.D.)

“Dün yeni ilaç yüzünden iyi değildim, bugün durdurttu doktor, önce iki gün karaciğerimi düzeltmek için haplar, sonra da başka antibiyotik denenecek. Neyse iki ilaç normal gidiyor, Strepto ve Risnifon, üçüncüsü şimdiye kadar fazla geliyor, iyice sersemliyorum, içim karışıyor. Üçüncü ilaçsız olduğum için bugün iyiyim. El omuz hikayesi romatizma bence, ameliyattan önce de vardı, belki biraz daha hafif olarak.” (24/4/1967 A.D.)

“Tatsız üçüncü ilacı (önce perfusion; sonra da toz halinde verilen) kaldırdılar…Öf, berbattı, kurtuldum. Ayrıca çok iyi buldular, 72 kilo. Kan tahlili vs.” (5/5/1967 A.D.)
Güzin ve Abidin Dino’nun 1952 – 1973 yılları arasında birbirlerine yazmış oldukları mektupları, Sayın Ferit Edgü yayına hazırladı ve CAN Yayınları “SENSİZ HER ŞEY RENKSİZ” adıyla daha geniş kitlelere ulaştırmak için yayınladı. Son derece farklı alanlarda birbirinden değerli eserler üreten, Sakıp Sabancı Müzesinde “Bir Dünya” adlı sergisi büyük beğeni toplamakta olan, sanatçımız Abidin Dino’nun hayatının ayrıntıları ile birlikte bir dönemin panaromik bir anlatısı var mektuplarda. Ayrıca önemli sağlık sorunları olsa bile, sorunlarını çok fazla gündemde tutmayan bu ünlü sanatçımızın baş etmek zorunda kaldığı hastalığın ayrıntıları da yer alıyor. Kaygılar, fiziksel acılar, yalnızlık, özlem, şefkat, üretkenliğin kesintiye uğraması, doktorlar, hastabakıcılar, o dönemin tanı ve tedavi yöntemlerine dair binlerce bilgi… Yukarıdaki alıntılar bir hastalık sürecini sizlerle paylaşmak için seçildi. Kitapta insan ve yaşamla ilgili çok daha fazlası var…

BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ: RADYASYONA HEDEF OLMAK AÇISINDAN YENİ BİR TOPLUM SAĞLIĞI SORUNU

Prof. Dr. Sayın Cem Sungur un 21-Aralık-2007 günü Cumhuriyet Gazetesi Ankara Ekinde çıkan yazısı

Bugünlerde dünyada en çok konuşulan tartışılan arasında komşumuz İran’da kurulmaya çalışılan nükleer enerji santrali yer alıyor. Çernobil faciası hepimizin belleklierindeki yerini koruyor. Zaman zaman basında yer alan, nükleer atık içeren variller hepimizi kaygılandırıyor. Yeni yüzyılın casusları rakiplerini nükleer zehirlerle yok ediyorlar. Televizyon dizilerinde Amerika Birleşik Devletleri(A.B.D.) batı eyaletlerinde teröristlerin küçük nükleer patlamalarla kitleleri yok ettiğini izliyoruz. Herkes radyasyonun insan sağlığı için çok sayıda risk içerdiğini ve öldürücü olabileceğini biliyor. Radyasyon hemen öldürmese bile hedef olan insanlarda yıllar sonra kanserlere neden olarak onların hayat sürelerini kısaltıyor. Bütün bunların tersine, günümüzde sık sık kulanılan görüntüleme yöntemlerini ise hiç bir şekilde zararı olmayan ve tümüyle “yararlı” işlemler olarak algılanıyor.



Dünya genelinde acil servis başvurularının önemli bir bölümünün nedeni kafaya gelen darbelerdir (travmalar). Çocuklar bu hasta grubunun önemli bir bölümünü oluşturur. Doktorlar gerekli görmese bile kaygılı ebeveynler çoğu kez “bir tomografisini çekelim” isteğinde bulunurlar. Yayınlar kalp hastalığı riskinizi öğrenmeniz için kullanılabilecek yöntemlerden birisinin kalbi besleyen koroner damarların çeperindeki kalsiyum miktarının derecelendirilmesi olduğunu belirtmektedir. Hiçbir yakınmanız yokken gittiğiniz yıllık sağlık taramanız sırasında akciğer dokusunda küçük bir leke (nodül) saptanınca doktorunuz size belirli aralıklarla çekilen tomografiler aracılığıyla bu yapının niteliğini ve büyüyüp büyümediğini izlemek gerektiğini söyleyebilir. Serbest piyasa ekonomosinin şekillendirdiği sağlık sistemlerinin egemen olduğu ülkelerde, tomografi merkezleri ilanlar vererek insanlara sağlıklarını korumak için “tepeden tırnağa” tomografi hizmetlerinin olduğunu duyurmaktadırlar.



1970’li yıllarda geliştirilmesinden başlayarak bilgisayarlı tomografi sağlık hizmetlerinde en çok baş vurulan tanı yöntemlerinden birisi haline gelmiştir. Halen Amerika Birleşik Devletlerinde (A.B.D.) bir milyon kişiye 26, Japonya’da ise bir milyon kişiye 64 tane bilgisayarlı tomografi makinası düşmektedir. Atom Enerjisi Kurumundan ülkemizde kaç tane tomografi cihazı bulunduğunu ve bunların modellerini öğrenmek olasıdır. Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinde yılda 62 milyon adet tomografi çekildiği ve bunun 4 milyon kadarının da çocuklarda uygulandığı hesaplanmaktadır. 1980’lerde ise bu sayının sadece 4 milyon kişi olduğu bilinmektedir. İşlemin doğası gereği tomografi çekilen bireyler, normal röntgen filmlerine göre çok fazla miktarda radyasyona hedef olmaktadır. Tomografi yakınmaları olan, önemli sağlık sorunları nedeniyle tıbbi veya cerahi tedavi gören hastalarda hayat kurtarıcı bir yöntemdir. Öte yandan elimizdeki veriler tomografi kullanımının iki grupta çok belirgin bir şekilde yaygınlaştığını göstermektedir: 1) Çocuklar, 2) Sağlıklı olan ve sağlık taramasından (check-up) geçmek isteyen erişkinler. Yeni bilgisayarlı tomografi makinaları ile çocuklarda tomografi çekmek sorun olmaktan çıkmış ve bir saniyede tamamlanan bir işlem haline gelmiştir. Apandisit örneğinde olduğu gibi, ameliyat öncesi süreçlerde giderek artan oranlarda uygulanmaktadır. Erişkinlerde en yaygın olarak kullanıldığı durumlar ise şunlardır: 1) Tomografi ile yapılan sanal kolonoskopi (kalın barsağın incelenmesi), 2) Koroner kalp hastalıkları için tarama, 3)Sigara içen ve içmiş olan bireylerde tarama ve 4) Tüm vücut tomografisi ile yapılan tarama.



Olağan bir baş veya karın tomografisi uygulaması sonucu, radyasyona bağlı olarak hayat boyu kanser riski gelişme riskinin %2 civarında olduğu hesaplanmıştır. Radyasyona erişkinlerden çok daha duyarlı olan çocuklarda bu oran belirgin derecede artmaktadır. Yapılan araştırmalar acil servis doktorlarının, cerrahların ve radyologların önemli bir bölümünün tomografi sırasında hedef olunan radyasyonun kansere neden olduğuna inanmadıklarını göstermiştir. Bunun üzerine A.B.D.’de Ulusal Kanser Enstitüsü (National Cancer Institute) 2007 yılında sağlık hizmeti sunanlar için “Radyasyon Riskleri ve Çocuklarda Bilgisayarlı Tomografi” adı verilen kılavuzu yayınlamıştır.



Bu bilgiler ışığında, sigara alışkanlığından bir türlü vaz geçemeyen sevgili arkadaşım bana kontrol için baş vurduğunda, eğer muayenemde bazı bulgular saptıyorsam tomografi ile akicğer kanseri olasılığını bertaraf etmeye çalışıyorum. Herşey yolundaysa yapılması gereken tek şeyin onun sigarayı bırakması olduğunu, yoksa her 6 ayda bir tomografi çekerek onu kanserden koruyamayacağımı ve bu sıklıkla tomografi çektirmeye devam ederse, kanser riskinin artacağını biliyorum. Kilosu fazla olan, egzersiz yapmayan, ilaçlarını kullanmayan ve sigara içen hastalarımın, tedbir olsun diye tomografi ile koroner damarlarındaki kalsiyum miktarını ölçtürmelerinin nedenini doğrusu anlamıyorum. Çünkü kalp hastalığı riskini azaltacak hiçbir şey yapmadıkları gibi bir de kanser risklerini arttırmış oluyorlar. Arkadaşı ile parkta oynarken düşüp kafasını yaran ve ağlamaktan bitap düşmüş olan bir çocuğa herhangi bir muayene yapılmadan ve işlemin gerekliliği konusunda emek harcanmadan tomografi istenmesinin, o çocuğun ilerideki yıllarda kanser olma riskini arttıracağını biliyorum. Acil servislerdeki doktorların, onu değerlendirmeye gelen uzmanların ve ailelerin de bu bilinçte olmasını diliyorum. Sadece belirli topluluklarda kulak misafiri oldukları için, yeni bir sağlık kuruluşu açıldığı için, prestij için veya reklamlarda dikkatlerini çektiği için insanların “tepeden tırnağa” tomografi çektirmelerini ise hiç anlamıyorum.