25 Aralık 2007 Salı

Zeytin yerken alzheimer oluyoruz haberimiz yok

Zeytin yerken alzheimer oluyoruz haberimiz yok!

Zeytini, zehirli tekstil boyası ile veya demir sülfat gübresi ile karartıp satıyorlar.

'Kararsın, parlasın' diye zeytin havuzuna atılan demir parçaları alzheimer hastalığı yapıyor. Zeytin yerken alzheimer oluyoruz haberimiz yok. Bu kadarla da kalmıyor. 'Bozulmasın' diye de tenekelere antibiyotik atılıyor.



Avrupa'da tekstil boyamalarında bile 'kanserojen' özellikleri dolayısıyla yasaklanmış tekstil boyaları ile karartılmış zeytinler çarşı pazarda serbestçe satılıyor. Gerekli denetimler yapılmadığı için hızla yaygınlaşan hileli gıdalar sağlığımızı tehdit ediyor. Hilebazlar, yalnızca halkın sağlığı ile oynamıyor, sağlık kurallarına uygun imalat yapan dürüst firmaları da zor durumda bırakıyorlar. Piyasada yaptığımız araştırmalar sonucunda edindiğimiz bilgilere göre zeytin piyasasında yapılan sahtekârlıkların haddi hesabı yok.

Öyle bir boyuta varmış ki yasalara uygun, sağlıklı imalat yapan firmalar pazar kaybetmeye başlamışlar. Çeşitli hilelerle maliyeti düşürerek daha ucuz fiyatla 'parıl parıl' parlayan, hepsi kömür gibi kapkara boyalı zeytin satarak pazar paylarını genişletiyorlar. Bugün piyasada tekstil boyası ile boyanmış ya da demir sülfat gübresi ile karartılmış sofralık zeytinler, raf ömrünün uzaması için antibiyotikle işlenerek çarşı pazarda serbestçe satılıyor. Zehirli kansorejen maddelerle kirletilen zeytinlerin satışını engellemek için alınmış hiçbir önlem de yok.

Boyalı zeytinler önce Aydın - Akhisar yöresinde ortaya çıktı ve giderek kuzeye doğru yaygınlaştı. Sofralık zeytini boyamak için önceleri tekstil boyası kullanıldı.

Kanserojen olduğu için Avrupa'da, tekstil sektöründe bile kullanımı yasak olan 'oksidation fetroamin' boyası ile boyanan zeytinler pazara sürüldü. Bunlar hiçbir denetime takılmadan pazarcılar, bakkallar ve marketler eliyle tüketiciye satıldı ve afiyetle yendi. Boyalı zeytin hızla yayıldı. Çünkü, tüketici hepsi aynı renkte olmayan alacalı kara zeytini değil, parıl parıl parlayan, hepsi Erzurum oltu taşı gibi simsiyah olan boyalı zeytini, daha iyi sanarak tercih etti. İş çığrından çıktı, evinin altındaki beton havuzda kendi zeytinini salamuraya yatıran küçük çiftçiler bile zeytinlerini boyamaya başladı. Boyalı zeytin kasaba pazarlarında da satılır oldu. Ancak piyasada boya satan kimya firmalarının uyarısı üzerine zeytin boyamasında oksidation fetroamin kullanılmaktan vazgeçildi. Onun yerine çok daha ucuz fakat daha tehlikeli başka bir boya bulundu. Demir sülfatta arsenik var İthal tekstil boyası olan oksidation fetroamin biraz pahalı idi.

Ama demir çelik fabrikalarında atık olarak ortaya çıkan teknik demir sülfat çok daha ucuzdu. Fabrikalarda üretilen demir, sülfirik asitle işleniyor bu işlem sonucunda ortaya çıkan teknik demir sülfat tarlada gübre olarak kullanılıyordu. Tekstil boyasını bırakan bazı zeytinciler, şimdi 50 kiloluk çuvalını 12 - 15 milyon liraya aldıkları demir sülfatla boyama yapıyorlar. Zeytin havuzuna bir miktar bu maddeyi attığınız zaman havuzdaki tüm zeytin kapkara oluyor. Tüketici de hiçbir farklı renk tonu olmayan kömür gibi kapkara renkteki bu zeytini tercih ediyor.

Demir - çelik fabrikalarında tehlikeli bir atık madde olarak ortaya çıkan teknik demir, arsenik, civa, kurşun gibi ağır metaller ihtiva ettiği için kesinlikle gıdalarla temas etmemesi gereken bir madde. Çünkü vücutta biriken bu ağır metallerin son yılların moda hastalığı olan alzheimere yol açtığı düşünülüyor. Kendi kârları için sağlıksız üretimden kaçınmayan bazı üreticiler, kendilerini uyaran gübre bayilerine, 'Tarlada zeytin ağaçlarına dökeceğim' diye aldıkları demir sülfat gübresini, zeytin havuzlarına dökmekten hiç çekinmiyorlar.

Çünkü Tarım Bakanlığı ya da Sağlık Bakanlığı'nın bu konuda bir denetim yaparak kendilerini yakalamayacağını biliyorlar. Bu açıdan hiç kimsenin korkusu, çekincesi yok.

Tüketiciyi bekleyen bir başka tehlike ise antibiyotik. Havuzda tuzlu suda olgunlaşıp pazara gönderilmek üzere 18 kiloluk tenekelere konan zeytinlerin bozulmaması için pastörize edilmesi gerekiyor. Ama firmaların çoğunda pastörizasyon işlemi yapacak cihazlar yok. Bu nedenle pazara gönderilen zeytinlerin çabuk bozulmaması, raf ömrünün uzaması için, tenekelerin içine antibiyotik atılıyor. Böylece hiçbir şeyden haberi olmayan tüketici, zeytin yedikçe vücuduna antibiyotik yüklendiğini fark etmiyor bile.

Başta Sağlık Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı olmak üzere, devlet kuruluşları ve belediyeler de bu konulara duyarsız ve ilgisiz kalıyorlar. Geriye biz tüketicilerin dikkati kalıyor. Tabii dikkat edeceksek, neresine bakacağız, hangi ürün temiz, hangisi değil, bilmek gerekiyor. Tüketiciler olarak zeytinde ne yapabileceğimizi anlatmaya çalışayım.

Natürel kara zeytin, Oltu taşı ya da kömür gibi kapkara olmaz. Bazıları karadır ama bazıları da grimsi siyah, kızıl kahverengi gibi çeşitli renk tonlarındadır. Boyanmış zeytinlerin tümü ise aynı tonda kapkara olur. Aslında boyalı ile natürel olanı ayırmak çok zor bir iş değil. Alacağınız zeytini gözle muayene ederek bunu anlayabilirsiniz. Boyalı zeytinin çekirdeği de kapkaradır. Boya zeytine nüfuz eder, çekirdeği bile karartır. Natürel zeytinin çekirdeği ise kapkara değil, çoğu zaman grimsi siyah ya da kızıl kahverengidir. Bir de en önemlisi 'ucuz' diye pazarda, markette nerede olursa olsun açıkta satılan zeytinlere şüphe ile bakmamız lazım. Bunların görüntüsünü, rengini gözle kontrol edip çekirdeğine bakmadan almayın.

Firmalar sağlıksız üretimin nasıl yapıldığını, kimlerin yaptığını herkesten çok daha iyi biliyor. Boyalı ürünü daha iyi tanıyorlar. Bir kere onlar harekete geçmeli. Boyalı üretimleri şikâyet etmeliler. Kamu kuruluşları da bu gibi halk sağlığını tehdit eden konulara duyarlılık göstermeli. Ama görev Sağlık ve Tarım bakanlıklarının.

Alıntı: Milliyet Business, 7 Aralık 2003

Açık dondurmaların yüzde 56’sı mikroplu!

Açık dondurmaların yüzde 56’sı mikroplu!

55 adet açık dondurma numunesinin analizinde, insan bağırsağında ve ağız, burun mukozasından bulaşan mikroplar üredi.

Marmara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi’nin Haziran-Temmuz 2004’te İstanbul’da yaptığı bir araştırma, dondurmanın insan sağlığı için nasıl bir risk oluşturabileceğini ortaya çıkardı. Araştırma kapsamında ayrı imalathanelerde üretilmiş ve açık olarak satılan sade dondurmalardan alınan 55 adet numune, mikrobiyolojik analizden geçirildi.

Analizler sonucunda dondurma numunelerinin yüzde 23.6’sının oksijenli ortamda yaşayabilen bakterilerin, yüzde 49’unun koliform grubu bakterilerin üremesine ortam oluşturduğu görüldü. Dondurma numunelerinin yüzde 12.7’sinde ağız, burun mukozasından ve eldeki yaralardan bulaşabilecek s.aureus, yüzde 7.2’sinde de insan bağırsağından bulaşabilecek e.coli üredi.

Bu mikroorganizmalar, ölüm ile sonuçlanabilecek ciddi enfeksiyonlar ve zehirlenmelere yol açabiliyor. Analizlerin genel değerlendirilmesinde, dondurma numunelerinin yüzde 56.3’ünde mikrobiyolojik kalitenin insan sağlığı için risk oluşturacak durumda olduğu bildirildi.

Dondurmalar neden mikroplu? Tahminlere göre,Türkiye’de yaklaşık 180 milyon dolarlık bir dondurma pazarı mevcut. Bunun 120 milyon dolarlık kısmını ambalajlı dondurmalar, 60 milyon dolarlık kısmını da açık olarak satılan dondurmalar oluşturuyor. Açık dondurma tüketiminin miktarı, yılda yaklaşık 30 milyon litre olarak tahmin ediliyor. Pazarın cazibesi, yeni ambalajlı dondurma markalarının ortaya çıkması yanında açık dondurma imalatçılarının artmasına da yol açıyor. Açık dondurmalar, pastane, restoran, kafeterya gibi yerlerde satılıyor. Bu satış noktalarının çoğunda dondurmayı üretmek yerine başka üreticilerden tedarik etme tercih ediliyor.

Markalı üreticilerden dondurma tedarik etme, gün geçtikçe yaygınlaşıyorsa da, pastanelere, kafeteryalara, restoranlara dondurma veren, markasız bir çok üretici var. Bunların bir kısmı “merdiven altı” sektörüne dahil; yani kayıt dışı. Bir kısmı, kayıtlı olsa da, dondurma üretim iznine sahip değil.

Pastaneler için fason baklava türü tatlılar üreten bazı küçük imalathaneler, yazın sezonluk dondurma üretimi yapıyor. Buralarda dondurmaya üretim aşamasında mikrop bulaşması riski çok fazla. Üretim aşamasında mikrop bulaşmasına engel olunabilse bile, dondurmanın dağıtımı ve satışı aşamasında da hijyene dikkat edilmezse bulaşma olabilir.

Örneğin, dondurmaları külaha yerleştirmede kullanılan kaşıklar özel solüsyon içinde tutulmazsa, mikrop yuvası haline gelebilir. Kaşık üzerinde üremiş bakteriler, her daldırışta, dondurmaya bulaşır.

Nasıl giderilebilir? Sefertası Hareketi, Marmara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi’nin araştırması ile varlığı kanıtlanan riskin giderilmesi için, öncelikle gıda üretim ve satış yerlerinin denetiminden sorumlu olanları göreve çağırıyor. Tüketicilere ise, nerede satılıyor olursa olsun, nerede, kim tarafından üretildiği belli olmayan veya bildirilmeyen ve markalı olsa bile, hijyenik şartlarda satılmayan açık dondurmaları yememelerini; bazı dondurmacıların çıngıraklı şovlarına kapılıp hijyenik şartları dikkatten kaçırmamalarını; daima bilinen, köklü, dondurma ile ünlenmiş müesseseleri tercih etmelerini öneriyor. Ambalajlı dondurmaları tercih etmek, elbette daha garantili bir önlem. Ama, geleneksel dondurma ustalığına da haksızlık etmemek gerek. Araştırmada dondurma numunelerinin yaklaşık yüzde 44’ünde de mikroorganizma bulunmadığı göz ardı edilmemeli. Bilinçli tüketici için, sağlıklı geleneksel dondurma yiyebilme olanağı her zaman var. 1996 yılında Kahramanmaraş’ta yapılan benzer bir araştırmada, 88 adet sade dondurma örneğinin 42’sinde zararlı mikroorganizma bulunmuştu. Bu mikroorganizmalar, e.coli, k.pneumoniae, listeria ve salmonella idi.

Sefertası Hareketi Sekreterliği Hasanpaşa, Nâbizâde Sokağı No: 6 Kat: 4 Kadıköy 81010 İstanbul http://www.sefertasihareketi.org/www.sefertasihareketi.org

GLİSEMİK İNDEKS

GLİSEMİK İNDEKS



Gıdaların kan şekerini yükseltme hızına glisemik indeks denir. Eşit miktarda karbonhidrat içerseler de yiyeceklerin kan şekerini arttırıcı etkileri birbirinden farklıdır. Bunun nedeni yiyeceklerdeki karbonhidratların sindirim sisteminden farklı hızda geçmesi ve emilmesidir.

Farklı gıdalar yemek sonrasında kanın glukoz içeriğinin artışı üzerine değişik etkilere sahiptirler



Gıdalar glisemik indeks değerlerine göre şeker yükseltici etkisi yüksek, orta ve düşük olarak sınıflandırılır. Glisemik indeksi düşük olan yiyecekler, kan şekerinin daha yavaş yükselmesine sebep olacağından daima tercih edilmelidir. Posalı yiyeceklerin glisemik indeksi düşüktür. Bunlar kuru fasülye, nohut, mercimek, bulgur, kepekli ekmek, elma, armut, makarna, portakal ve yoğurt gibi besinlerdir.



Glisemik indeksi yüksek olan besinler aynı zamanda erken yaşlanmaya da sebep olur. Bunlar beyaz unlu gıdalar, beyaz ekmek, pirinç, patates, şeker katkılı gıdalar, havuç, muz, kavun ve üzümdür. Kuru üzüm, kuru kayısı gibi kurutulmuş gıdaların da glisemik indeksi yüksektir.



Glisemik indeks hesaplamasında gıdaların mideden boşalma hızı ve sindirilebilirlik düzeyleri göz önüne alınır. Yavaş boşalan besin kan şekerini daha yavaş yükseltir. Besinlerin protein içeriği de glisemik indeks hesaplamasında göz önünde tutulur.



Örn: Proteince güçlü soyanın glisemik indeksi düşük, proteince fakir pirincin ki ise yüksektir. Sanayide kullanılan bazı besin işleme teknikleri de glisemik indeksi yükseltir.

Örn: Mısır için %50 olan bu oran, mısır gevreğinde %80'e ulaşır.





Glisemik indeksli diyet programlarında yiyecekler karbonhidrat içeriğine göre numaralandırılır. Numarası yüksek olan yiyecekler mideyi hızlı terk eder. Gıdalardaki glikoz, fruktoz, sakkaroza bağırsaklarda parçalanır. Bu nedenle bağırsaklarda kana şeker akımı çok büyük miktarlarda ve hızla gerçekleşir ve açlık hissi gelişir, yeniden yemek yeme ihtiyacı hissedilir.Vücut kanda aşırı ve ani yükselen şekeri atabilmek için pankreastan aşırı miktarda insülin salgılar. İnsülin hormonu şekeri düşürmesinin yanında bir de kan yağlarından olan trigliseridin yükselmesine ve damarları koruyan iyi huylu kolesterolün (HDL-Kolesterol) azalmasına neden olur.





Aşağıdaki tabloda bazı gıdaların glisemik indeks değerleri verilmiştir.

Gıda


Glisemik İndeks

Glukoz


100

Mısır gevreği


80

Pirinç


72

Patates


70

Beyaz ekmek


69

Spagetti


50

Yulaf kırması


49

Bezelye


47

Mercimek


29

Soya fasulyesi


15

Kaynak: http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/

TRANSGENİK BİTKİLER

TRANSGENİK BİTKİLER

Dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiye yüzölçümüne yakın bir alan) transgenik ürünlerin ekimi yapılmakla birlikte, ekim alanlarının % 99’u ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de bulunmaktadır. Bu ülkelerden ABD, 40 milyon hektar ekim alanı ile ilk sırada yer alırken, onu 13.5 milyon hektar ile Arjantin, 3.5 milyon hektar ile Kanada ve 2.1 milyon hektar ile Çin izlemektedir.

Ürünlerin transgenik ekim alanlarında aldıkları payda ise 36.5 milyon hektar ile soya birinci, 12.4 milyon hektar ile mısır ikinci, 6.8 milyon hektar ile de pamuk üçüncü sırada yer almaktadır.

ABD’den, borsa fiyatı ile ithal edilen mısır ya da soya ürününün, transgenik olmama olasılığı, yok denecek kadar azdır. Çünkü ABD’de, transgenik olmayan ürün isteyen Avrupa’lı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal mısır – soya üretimi yapılmakta ve borsa fiyatı düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinden satılmaktadır.

Transgenik ürünler, insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde risk oluşturma olasılığı taşımaktadırlar.

Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması olasılığı, transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynaklarıdır.

Ayrıca transgenik bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabilecektir.

Bu gerçekler bilinmesine ve yasak olmasına karşın, sağlık ve çevre açısından risk oluşturan transgenik ürünler, yıllardır Türkiye’ye serbestçe girmektedir. Çünkü Türkiye’nin, gümrüklerinde, transgenik ürün analizi yapabilecek laboratuar altyapısı yoktur !..

Türkiye’ye 2003 yılında toplam 1.818.131 ton mısır girmiştir. Bu miktarın 1.113.483 tonu ABD, 356.753 tonu ise Arjantin’den girmiştir. Başka bir deyişle, 1.8 milyon tonluk toplam mısır dışalımının % 81’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır.

Soya ürününde de durum farklı değildir. Türkiye 2003 yılında toplam 813.635 ton soya dışalımı yapmıştır. Bu miktarın 382.824 tonu ABD, 336.990 tonu ise Arjantin’den girmiştir. Başka bir deyişle, 813 bin tonluk toplam soya dışalımının % 88’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır.

Bu tablo karşısında, soruyoruz :

1 – Türkiye kamu yönetimi, yukarıda sözü edilen ürünlerin transgenik olmadığına ilişkin bir açıklama yapabiliyor mu ? Bu yönde yapılacak olası bir açıklamanın inandırıcı olabilmesi için, ürünü gönderen ülkelerden elde edilmiş sertifikaların yeterli olmayacağı ortadadır…

2 - ABD ve Arjantin kökenli mısır ve soya işlenerek elde edilen bebek mamasından kolalı içeceklere kadar geniş bir yelpazenin, insan sağlığı üzerinde oluşturduğu risklerin sorumlusu kimlerdir ?

3 – Ülkeye girişi mevzuat hükümlerine göre yasak olan transgenik ürünlerin fiili olarak ta girişine engel olmak için kurulması gereken laboratuar altyapısı, neden yıllardır kurul(a)mamaktadır ?

Bu alanda, acilen yapılması gereken çalışmalar şöyle özetlenebilir;

1 - Transgenik ürünlerin ar-ge çalışmaları Türkiye’de yürütülmeli, sağlık açısından risk oluşturmadığı ve nesiller boyunca da oluşturmayacağı bilimsel bir kesinlilikle saptanmadan, kamunun yürüttüğü araştırma alanları dışında transgenik ürün üretilmesi kesinlikle engellenmelidir

2 - Dünyanın birçok ülkesinde, haklı tüketici tepkisi nedeniyle yasaklanan transgenik ürünlerin ülkeye girişine engel olacak teknik ve yönetimsel altyapı bir an önce kurulmalıdır.

ABD kökenli çok uluslu şirketler ve onların “yerli” ortaklarının para kazanma hırsı uğruna, halk riske atılamaz…

Kaynak : www.tarim.gen.tr

http://www.genbilim.com

www.cgn.wageningen-ur.nl

Türkiye GDO

ürkiye işin neresinde? GDO'lar veya GDO'lu ürünler 13 ülkede 60 milyon hektar arazide üretiliyor. Bu üretimin büyük bölümü ABD, Kanada, Arjantin ve Çin'de gerçekleşiyor. Komşuda pişer de bize düşmez mi? Biz de tabii ki küreselleşmenin 'nimetlerinden' faydalanıyoruz. Türkiye'de 1998 yılından beri patates, mısır ve pamukta deneme amacıyla transgenik bitkiler üretiliyor. Bu deneme ekimlerinin bile ne büyük tehlikeler oluşturduğu ortada. ABD'de genetik yapısıyla oynanmış tarlaların çevresinde, elli metre genişliğinde ekilmemiş toprak şeritleri bırakılıyor. Böyle olduğu halde yapılan son testler tozlaşmanın 4.5 km'ye kadar uzandığını gösteriyor. Hatta kimi iddialara göre tozlaşma 10 km ötedeki alanları dahi etkileyebiliyor. Bizde kimse bu işlerle ilgilenmediği için, herhangi bir denetim söz konusu değil. Dolayısıyla bu ürünlerin kendi yerel çeşitlerimizi tehdit etmesi, tozlaşma yoluyla, kendiliğinden yetişme yoluyla türü bozması riski çok büyük. Genetik modifikasyona uğramış mısırlar soframıza misafir oldu mu? Bunu henüz bilmiyoruz... Üstelik Türkiye'de GDO'ların biyoteknoloji ve biyogüvenilirlikleri noktasında mevzuat çalışmaları da henüz çok yeni. Özelikle gümrük kapılarında GDO'ların tespiti yapılamıyor. Bu konuda çalışan tek kurum, sadece Ankara İl Kontrol Laboratuarı. Bu tür ürünlerin ithalatında, ürünlerin etiketli olup olmadığını anlamak da mümkün değil. Örneğin Amerika'nın etiketleme zorunluluğu yok ve oradan gelenleri mutlaka incelemek gerekiyor. Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nden Prof. Dr. Turhan Uslu'nun verdiği rakamlara göre; 2002'de ABD ve Arjantin'den ithal edilen soya fasulyesi, soya yağı, soya küspesi, mısır ve mısır yağında, toplam ithalatın %73'ünü GDO ürünleri oluşturuyor. Batı'da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO'lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye'de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO'ların doğal çeşitliliğe, insan sağlığına zararları çok açık. Ticaretin serbestleştirilmesi AB'ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye'ye gelebilecek. Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye'de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız. Türkiye'de hukuki boyut Biyoteknoloji, canlılar üzerinde patent hakkı iddia edilmesinin önünü açıyor. Türkiye'nin de bu süreçte kendi hukuki düzenlemelerini oluşturması gerekli. Bu amaçla mutlaka Türkiye'de bir biyogüvenlik çerçeve kanunu olması gerekiyor. Anayasanın 124. maddesindeki bir hükme göre, kanun olmadan yönetmelik çıkarmak mümkün değil. Bu amaçla Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nün koordinatörlüğünde yürütülen bir proje kapsamında sonuçlar alındığı takdirde, ulusal biyogüvenlik çerçeve kanunu hazırlanacak. Bunun dışında, 1988'de Tarım Bakanlığı'nın hazırlamış olduğu transgeniklerle ilgili bir talimat var. (4) 8. Beş Yıllık Planda da transgenik tohumlar ile ilgili bilgiler bulunuyor. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken, bitkisel üretim ve tarımla ilgili bir çok ihtisas komisyonu toplandı, politika dahil, tohumculuğun içinde transgenikler de değerlendirilmek üzere özel ihtisas raporları çıktı, daha sonra plan meydana geldi. Türkiye'nin biyolojik çeşitliliği koruma konusunda imza attığı uluslararası anlaşmalar da var. 1992'de yapılan Rio Dünya Çevre Konferansı'nda imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi bunlardan biri. Sözleşme ülkemize bu konuda bazı yükümlülükler getiriyor. Yine kanun ve transgenik bitkilere ilişkin yönetmelik hazırlanmadan önce, bunun dayanağı olacak mevzuatın çıkarılması, Cartagena Protokolü'nün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde onaylanması gerekiyor. Kanunun hazırlanmasında Türkiye açısından önemle üzerinde durulması gereken nokta, Türkiye'nin sahip olduğu biyolojik zenginliğin, yerli gen kaynaklarının korunması olmalı. Biyoteknolojik yöntemlerin GDO'lu ürünlerde yabancı genlerin doğaya karışımına neden olması, Türkiye'nin doğal zenginliği için bir tehdit oluşturuyor. Yine bu kanunda biyoteknolojik araştırmalarda uyulması gereken kurallar da belirtilmeli. AB ile ilişkilerde önemli bir çelişki daha var. GDO'lu ürünler ile ilgili en temel yaklaşım, "Gerekli olan bilgiler, doğası değiştirilmiş canlı organizmaya, bu organizmanın amaçlanan kullanımına ve olası potansiyel ve alıcı çevreye bağlı olarak her olayda değişebilir" şeklinde özetlenebilir. Oysa bu prensip ile Avrupa Birliği'nin "bir ülkede onaylanan üretim, bütün üye devletler için geçerlidir" yaklaşımı çelişiyor. AB ile müzakere sürecinde bu konunun da tartışılması gerekiyor. 9. Çözüm önerileri Bugün GDO'lu ürünler dünyada protestolora neden oluyor. Bu protestolar özellikle Hindistan, Çin, Meksika, Arjantin, Filipinler, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yoğunlaşıyor. GDO'lara karşı en etkili mücadele türlerinden biri tüketicilerin bilinçlenmesi. Örneğin insan beslenmesinde soya fasulyesini en çok kullanan Japonya, artık GDO'ları geri çeviriyor. Orada GDO'lu soyayı kimse almak istemiyor artık. Bu yüzden Japonya'da GDO'lu soya çok ucuz. İngiltere'deki büyük gıda imalatçılarından Unilever ve Cadbury kendi üretim hatlarında GDO girdilerinin kullanımını yasaklamak konusunda anlaştılar. Unilever kendini Almanya ve İsveç'e GDO'lu olmayan ürünler sunan bir şirket olarak lanse etti. Nestle, kamuoyuna GDO içeriklerinden uzak durmaya çalışacağına, GDO'lu ürün kullanıldığında bunu etikette açıkça belirteceğine dair söz verdi. Bebek maması üreticilerinden Gerber ve Heinz, 1999'da ürünlerinde sadece GDO'lu olmayan malzemeleri kullanacaklarını açıkladı. Bazı büyük fast food zincirleri ve patates işleyicileri de GDO'lu patates almayacaklarını duyurdular. Avrupa'da da, tüketicilerin bu ürünleri tüketmekten çekinmesi, çevre örgütleriyle birlikte bunlara karşı mücadele yürütülmesi, büyük dağıtım şirketlerini GDO ürünlerini satmayı reddetmeye götürdü. Pek çok ürünün üzerinde 'bu üründe GDO kullanılmamıştır' damgası var artık. Türkiye'den tarımsal ürün ithal eden başda AB ülkeleri olmak üzere birçok ülke, Türk ihracat firmalarından "ürettiğimiz gıda ürünlerinde GDO'lu tohum kullanılmamıştır" ibaresinin deklare edilmesini istiyor. Hatta bazı alıcılar daha da ileri giderek işlenmiş tarımsal ürünlerin prosesinde kullanılan bazı yardımı malzemenin (örneğin sitrik asidin) GDO'lu olmadığına dair belge istiyorlar. Türkiye'de de GDO'lara karşı savaşımda ekoloji ve çevre örgütlerine, tüketicilere, tarım örgütlerine çok önemli görevler düşüyor... Çözüm birlikte hareket etmekten geçiyor. (5) Taleplerimiz: Türkiye'den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz: Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO'lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye'ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz. GDO'lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO'lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır. GDO'lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO'lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde "ne olduklarını" belirten "etiketlerin" olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.- GDO'lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO'lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye'ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz. (6), (10) GDO'lu ürünlerin %98'i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı'nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir. Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO'lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir. (7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi'ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır. GDO'lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır. (8) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye'deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir. Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nin çalışmaları Mart 2004'te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM'ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO'lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi'nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir. (4, 9) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO'lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır. nsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir. Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir. Gen kaynakları, fosil yakıta dayalı enerji sisteminin bitmesinden sonra 21. yüzyılın en büyük zenginliği olacaktır. Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır. ----------------------- Dipnotlar: (1) Impacts of Genetically Engineered Crops on Pesticide Use in the United States: The First Eight Years, Dr. Charles M. Benbrook Northwest Science and Environmental Policy Center Sandpoint Idaho November 25, 2003. (2) 15 Greenpeace aktivisti, Berlin'de Robert Koch Enstitüsü önünde, ellerinde bir inek iskeletiyle bir protesto gösterisinde bulundular. Ellerindeki dövizlerde "Genli Yemler Tereyağlarımızda" yazıyordu. Protestonun arkasındaki etmene gelince... Enstitü, idare tarafından bu konuda yetkili kılınmalarına rağmen, şimdiye kadar Hessen Eyaleti'ndeki bir köyde ölen 12 ineğin, ölüm nedenini hala açıklayamadı. Bu inekler, 1997-2001 yılları arasında Wölfersheim'da gen teknikleri ile değiştirilmiş mısırla beslenmişlerdi. Robert Koch Enstitüsü, Greenpeace tarafından bu besin maddelerine (gen tekniğiyle değiştirilmiş mısırlara) onay vermesi ve bu uygulamanın sonucunu görememesi nedeniyle sorumlu tutuluyor. Organizasyon, ineklerin hangi nedenlerle öldüğüne dair kesin bir açıklama bekliyor ve Syngenta firması tarafından BT176 gen teknikleriyle üretilmiş mısırların, acilen yasaklanmasını talep ediyor. (3) Almanya'da Emnid Enstitüsü tarafından 1000 Alman arasında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınların özellikle %56'sının ekolojik kökenli ürünleri tüketmeyi tercih ettikleri saptandı. Erkeklerde bu oranın %39 olduğu belirlendi.Araştırmaya katılanların %48'i, özellikle meyve ve sebzelerde değişime uğramamış ürünleri tercih ettiklerini belirttiler. Et ve sucuk, salam vb yiyeceklerde bu oranın %31 civarında olduğu ortaya çıktı. Diğer besin maddelerinde ise oranlar şöyle sıralandı: yumurtada %25, ekmekte %13, meyve sularında %10, tavuk ve diğer kümes hayvanlarında %8, hububatta %6... Araştırmaya katılanların %26'sının hiçbir biçimde ekolojik ürünler satan dükkanlardan alışveriş yapmadıkları da saptandı.1999'da yapılan European Public Concerted Action Group anketinde; ankete katılanların %74'ü GDO'ların etiketlenmesi gerektiğine inandıklarını, %60'I yeni gelişmelerde kamunun da görüşünün alınmasını istediklerini, %53'ü ise mevcut düzenlemelerin kişileri korumada yetersiz kaldığını belirttiler. 1998'de İngiltere'de yapılan bir diğer çalışmada ise yanıt verenlerin %77'si GDO'lu bitkilerin ve gıdaların yasaklanması gerektiğini, %61'i ise GDO'lu gıdaları yemeyi tercih etmediklerini ifade ettiler. İngiltere ve Galler'de 265.000 üyesi olan Ulusal Kadın Enstitüleri Federasyonu'nun üyeleri üzerinde yaptığı bir ankete göre, kişilerin %98'i GDO'lar hakkında daha fazla tartışılmasını, %93'ü ise GDO'lu gıdaların etiketlenmesini istediklerini belirttiler. (4) Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tohumluk İthalat Uygulama Genelgesi (1988) 11. Madde: Genetik mühendisliği yöntemleri ile elde edilmiş aktarmagenli (transgenik) bitki çeşitlerine ait tohumluklara, ürün yetiştirmede kullanma amacıyla ithal izni verilmez. Bununla beraber, yalnızca araştırma ve deneme amaçlı olmak üzere, Bakanlıkça uygun görülen bu tip tohumlukların ithaline mevzuat çerçevesinde izin verilir. 12. Madde: Gerek deneme gerekse ticari amaçla değerlendirilmek üzere yapılacak tüm aktarma genli (transgenik) olmayan bitki çeşitlerine ait tohumlukların ithalatında ise, ithalatçı firma tarafından söz konusu tohumluğun aktarmagenli olmadığının beyan ve taahhüt edilmesi gerekir. (5) Dünyada da çözüm için çiftçilerin, tüketicilerin, ilgili sivil toplum kuruluşlarının koordinasyonunda bildiriler yayınladığını görüyoruz. Örneğin yakın zamanda Meksika'daki çiftçi dernek ve topluluklarının yayınladıkları ortak deklerasyonun ana hatları şöyle özetlenebilir: 1. Genetiği değiştirilmiş tüm ürünleri reddederiz. 2. Genetik bulaşmayı legalize edecek Kongre öncesi, biyogüvenlik tasarısını reddederiz. 3. Genetik bulaşmadan, Monsanto, Syngenta, Bayer, Dow ve BASF gibi uluslararası şirketler sorumludurlar. Bunların patentlerinin lisanssız olarak kullanıldığına dair açtıkları davalar, çiftçi haklarına tecavüz anlamına geldiğinden, bu davaları reddederiz. 4. Meksika hükümeti, Tarım Hayvancılık Balıkçılık ve Gıda Bakanlığı, genetik bulaşma konusunda halkı bilgilendirmelidir. 5. Genetiği değiştirilmiş Mısırın üretim ve çevreye salımı konusundaki moratoryum sürdürülmelidir. 6. Gen bulaşmasına neden olan mısır çeşitleri başta olmak üzere tüm geni değiştirilmiş mısırların ithalatı acilen durdurulmalıdır. (6) ABD'de etiket zorunluluğu olmaması nedeniyle, ithal edilen ürünlerin üzerine bu etiketlerin yapıştırılmaması halinde, tüketiciyi hedef alan bir kampanyayla bu kez GDO'lu olmayan ürünlerin etiketlendirilmesi gündeme getirilecek. (7) Almanya'da ekolojik tarım yapan dört, geleneksel tarım yapan 11 çiftçi, Mecklenburg yakınlarında 10 bin hektarlık alanda gen tekniklerinden arındırılmış -gen teknikleri kullanılmayan- bir bölge yarattılar. Aralarında imzaladıkları memoranduma göre, çiftliklerinde kesinlikle gen teknikleriyle değiştirilmiş ürün kullanmayacaklar. 1 Aralık 2003 tarihinde bu memoranduma katılan çiftçiler, diğer çiftçileri de bu konuda hükümete baskı yapmak için harekete geçirdiler. Almanya'nın farklı bölgelerinde, benzer çiftçi bölgelerinin ortaya çıktığı görülüyor. (8) Geçtiğimiz günlerde Bonn'da düzenledikleri Yeşil Gen Teknikleri ve Doğa Koruması başlıklı bir sempozyumda konuşma yapan Alman Doğa Koruma Zinciri (DNR) Genel Sekreteri Helmuth Röscheisen şunları söyledi: "Ekolojik olarak hassas alanlarda gen teknikleriyle değiştirilmiş ürünlerin yasaklanmasına onay verilmesi, yeterli değildir. Bizim doğa koruma alanlarına ilişkin bir men etme uygulamasını başlatmamız gerekiyor." Röscheisen, ayrıca, gen teknikleriyle manipüle edilmiş tohumları taşıyan araçların bile temizlenmesinin, kurallara bağlanması gerektiğini söyledi. Aynı toplantıda konuşma yapan DNR Gen Teknikleri Uzmanı Dr. Martha Mertens, trangenik polenlerin sadece belli bir bölgeye değil, ekosistemlerin tümüne zarar verdiğini söyleyerek, böcekleri, çiçekleri ziyaret eden arıları, yaban arılarını ve bitkiye yararlı olan bir takım böcekleri de öldürdüğünü söyledi. (9) Kanun ile ilgili çalışmalar 1998 yılından bu yana, Adana'da bir çalıştayla başladı. Arkasından, mevzuat çalışmaları kapsamında iki defa 80'den fazla kişinin katıldığı toplantı yapıldı. Daha sonra, "Küreselleşme Sürecinde Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik" sempozyumu, Çevre Bakanlığı, Tarım Bakanlığı ve Biyoteknoloji Derneği'yle birlikte 23-24 Ekim 2000'de düzenlendi. Sempozyuma üniversiteler, TÜBİTAK ve gönüllü kuruluşlar katıldı. Tüketici Hakları Derneği, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Türkiye İlâç Sanayicileri Derneği, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, Türkiye Biyoteknoloji Derneği de katılımcılar arasındaydı. Bundan sonraki toplantılara Türkiye Çevre Vakfı'nın da dâvet edilmesi planlanıyor.. (10) Ülkemizin en önemli çiftçi örgütlerinden biri olan Pankobirlik'in temsilcisi, 2003 yılında Türkiye Çevre Vakfı tarafından düzenlenen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Paneli'nde ithal mısır ile ilgili endişelerini şöyle ifade ediyor: "Halen pancar şekerine haksız rekabet yaratan nişasta bazlı şeker imalâtında kullanıldığı iddia edilen ithal mısırın klasik ıslâh hususları ve doğal üreme, çoğalma süreçleri dışında kalanların ülkeye sokulmasından, genetik modifikasyona uğratılmasından, diğer bir ifadeyle DNA'larıyla oynanmış transgenik ürünler olmasından ciddi endişe ve kaygı duymaktadır. Pankobirlik, aynı endişeyi pancar şekeri yerine ikame edilerek pek çok gıda ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaya başlanılan nisasta bazli tatlandırıcılar için de taşımaktadır." Kaynaklar Mine Kışlalıoğlu, Fikret Berkes, Çevre ve Ekoloji, Remzi Kitabevi, 1999 John Bellamy Foster, Savunmasız Gezegen - Çevrenin Kısa Ekonomik Tarihi, Epos Yayınları, 2002 Göksel N. Demirer - Tezcan E. Abay, Küreselleşmenin Ekolojik Sonuçları, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2000 Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi - Çevre ve Büyük Uygarlıkların Çöküşü, Sabancı Üniversitesi Yayını, 2000 Jeremy Rifkin, Biyoteknoloji Yüzyılı, Evrim Yayınevi, 1998 Genetik Mühendisliği, Rüya mı Kâbus mu?, Mae-Wan Ho, İş Bankası Kültür Yayınları, 2001 José Bové - François Dufour, Dünya Satılık Değildir, Röportaj: Gilles Luneau, İletişim Yayınları, 2001 José Bové - Bir Köylünün İsyanı, Röportaj: Paul Ariés - Christian Terras, Ütopya Yayınları, 2000 Küreselleşme Sürecinde Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Sempozyumu, 2000 Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Paneli, Türkiye Çevre Vakfı, 2003 Tanrivermis H., 2003 Biyoteknoloji Ekonomisi Ders Notlari, Ankara Universitesi, Ankara PANUPS Pesticide Action Network Updates Service, Pesticide Action Network North America (PANNA) http://www.panna.org AG Biotech Info Net http://www.biotech-info.net/new_era.html "Health risks of genetically modified foods" The Lancet Volume 353, Number 9167, 29 May 1999 "Do genetically modified foods affect human health?" John Godfrey, The Lancet Correspondence Volume 355, Number 9201, 29 January 2000 Health Implications of Genetically Modified Foods, Professor Liam Donaldson & Sir Robert May, May 1999 (http://www.biotech-info.net/gmfoods_health_implications.pdf) Bilim ve Teknik Dergisi, Mayıs 2003 Friends of the Earth http://www.foeeurope.org/ The True Food Network http://www.truefoodnow.org/ Genetic Engineering Action Network http://www.geaction.org/ The GE Food Alert Campaign Center http://www.gefoodalert.org/Library/listContent.cfm The Campaign PO Box 55699 Seattle, WA 981554 http://www.thecampaign.org/reporter.php www.greenpeace.org NOT: Bu metinden kaynak gösterilmek kaydıyla alıntı yapılabilir.-Ekoloji Hareketleri Platformu, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Deklarasyonu. "GDOya HAYIR" Platformu web sitesidir. Official website of "No to GMO" Platform, Turkey. Le site officielle de la Platforme "No aux OGM," Turquie. (c) GDO'ya HAYIR! Platformu - 2004 Bu yazı: http://www.gdoyahayir.org sitesinden alınmıştır.

GIDALARDA KULLANILAN KANSER YAPAN R E N K L E N D İ R İ C İ L E R

R E N K L E N D İ R İ C İ L E R
Rumuz
İsim
Açıklamalar
E100*
Kurkumin
Renklendirici; kurkuma (turmerik) bitkisinin köklerinden elde edilir, suni olarak da üretilir; peynir, margarin ve fırın tatlılarında kullanılır.
E101* Riboflavin, Riboflavin-5'- phosphate 'B2 vitamini' ve renklendirici; doğal olarak sebzelerde bulunur; yumurta, süt, karaciğer ve böbrekten de elde edilir; margarin ve peynirde kullanılır.
E102* Tartrazin Renklendirici; tiroid tümörü, kromozom hasarı, kurdeşen, hiperaktivite ve aspirin duyarlılığı gibi rahatsızlıklara sebep olabilir; renkli içecek, tatlı, reçel,unlu gıdalar, çerez, konserve balık ve hazır çorbalarda kullanılır; Norveç ve Avusturya'da yasaklandı.
E104* Kinolin Sarısı Renklendirici; ruj, saç bakım ürünleri, kolonya üretimi ve eczacılıkta kullanılır; deri rahatsızlığına neden olur; Avustralya, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E107* Yellow 7G Renklendirici; astımlılarda alerjik reaksiyon görülebilir; tipik ürünler hafif içeceklerdir; HACSG² sakınılmasını öneriyor; Avustralya ve Amerika'da yasaklandı.
E110* Sunset Yellow FCF, Orange,Yellow S Renklendirici; sentetiktir;unlu gıdalar, pasta, tatlı, çerez, dondurma, içecek ve konserve balık, hazır çorba ve bazı şurup cinsi ilaçların üretiminde kullanılır; yan etkileri kurdeşen, rinit (burun akması), burun tıkanıklığı, alerji, hiperaktivite, böbrek tümörü, kromozom hasarı, karın ağrısı, bulantı ve kusma, hazımsızlık ve iştahsızlıktır; Norveç'te yasaklandı.
E120** Karmin, Karminik asitKosinal Renklendirici; böceklerden elde edilir; kozmetiklerde, şampoanlarda, kırmızı elma sularında, şekerlemelerde ve diğer gıdalarda kullanılır; hassas ve asmatik bünyelerde alerjik reaksiyonlara sebeb olabilir.
E122* Azorubin,Karmoisin Renklendirici; kömür katranı türevi; astımlılar ve aspirin alerjisi olanlarda kötü reaksiyonlar yapabilir; tipik ürünler şekerleme, marzipan ve jölelerdir; ısveç, Amerika, Avusturya ve Norveç'te yasaklandı.
E123* Amarant Renklendirici; aynı ismi taşıyan bir ottan üretilir; kek, meyve tatlı dolgular ve jölelerde kullanılır; astım, egzama ve hiperaktiviteye neden olur; bazı hayvanlara yapılan testlerde doğum kusurları ve cenin ölümleri görülmüştür, kanserojen olabilir; Avusturya, Amerika, Rusya, Norveç ve diğer bazı ülkelerde yasaklandı.
E124* Ponso 4R,Kosinal red A Renklendirici; sentetik kömür katranı; hayvanlarda kanserojen, astımlılar ve aspirin alerjisi olanlarda kötü reaksiyonlar yapabilir; Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E127* Eritrosin Renklendirici; kiraz ve vişne, konserve sebze, muhallebi, tatlı, pasta,biskuvi ve çerezlerde kullanılır; ışığa karşı duyarlılığa ve troid hormonu seviyesini arttırıp hipertroidism'e neden olabilir; farelerde yapılan çalışmada troid kanserine neden olduğu saptanmıştır; Avustralya, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E128* Red 2G Renklendirici; sentetik kömür katranı; kan hemoglobini ile karışma ihtimali vardır; çocuklar tarafından kullanılması tavsiye edilmiyor; dondurma, puding, meyvalı veya aromalı yoğurt, pişmiş ya da pişmemiş et ürünleri, sucuk, salam, sosis Marmelat ve içeceklerde kullanılır. Pek çok ülkede yasaktır.
E129* Allura red AC Renklendirici, sentetiktir; tatlılar, içecek ve garnitürlerde, eczacılık ve kozmetik ürünlerinde kullanılır; astım ve aspirin hassasiyeti olan insanlar için risklidir; farelerde kanser oluşturduğu saptanmıştır; çocuklar tarafından tüketilmesi tavsiye edilmiyor; Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç'te yasaklandı.
E131* Patent blue V Renklendirici; Alerjik hassasiyete sahip insanlar kaçınmalıdır; kurdeşen, kaşıntı, tansiyon düşüklüğü, titreme ve solunum problemleri oluşturabilir; çocuklarda kullanılması tavsiye edilmez. Avustralya, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E132* Indigotin, Indigokarmin Renklendirici; sentetik kömür katranı türevi; yaygın olarak tablet ve kapsüllere eklenir; ayrıca dondurma, tatlı, fırınlı mamuller, şekerleme ve bisküvilerde kullanılır; bulantı, kusma, yüksek tansiyon, deri döküntüsü, solunum sorunları ve diğer alerjik reaksiyonlara neden olur. Norveç'te yasaklandı.
E133* Brilliant blue FCF Renklendirici; sentetik kömür katranı; mandıra ürünleri, tatlılar ve içeceklerde kullanılır; çocukların tüketmesi tavsiye edilmiyor, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç'te yasaklandı.
E140* Klorofil Renklendirici; doğal olarak tüm bitkilerde bulunur; mum ve yağların boyanmasında, eczacılık ve kozmetik ürünlerde kullanılır.
E141* Klorofil bakırkompleksi Renklendirici; bazı peynir çeşitlerinde, çiklette, dondurmada, sos ve çorbalarda kullanılır; bilinen bir yan etkisi yoktur.
E142* Green S Renklendirici; sentetik kömür katranı türevi; konserve bezelye, nane jöle ve soslarda, paketlenmiş ekmek kırıntısı ve kek karışımlarında kullanılır; hiperaktiviteye, astıma, uykusuzluğa sebep olduğu bilinmektedir; çocuklar için tavsiye edilmemektedir. ısveç, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E150 Karamel Renklendirici; şekerden yapılır; istiridye, soya, meyveler, konserve soslar, çikolata, şekerleme, bisküvi ve turşularda kullanılır. Çocuklar için tavsiye edilmiyor.
E151 Brilliant Black BN, Black PN Renklendirici; kömür katranı; tatlılar, balık ezmesi, aromalı sütlü içecekler, dondurma, hardal, marmelatlar, soslar, kekler ve içeceklerde kullanılır; Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya, Avustralya, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E153* Bitkisel Karbon Renklendirici; mangal kömürü, kemik, et, kan, katı ve sıvı yağlardan elde edilir; reçel, jöle ve meyan kökünde kullanılır; kanserojen olma riskinin yanında hayvan kökenli olanları haram riski taşır. Çocuklar için tavsiye edilmez. Avustralya'da yalnızca bitkisel kökenli olanına izin verildi, Amerika'da yasaklandı.
E154* Brown FK Renklendirici; sentetik 6 boya maddesinin karışımından oluşur; kurutulmuş balık, tütsülenmiş balık, pişirilmiş jambon ve cipslerde kullanılır; çocuklar için önerilmez; Amerika'da ve pek çok ülkede yasaklandı.
E155* Brown HT (Chocolate) Renklendirici, kömür katranı; çikolatalı kekte kullanılır; astımlılar ve aspirin alerjisi olanlarda kötü reaksiyonlar yapabilir; deri duyarlılığına neden olduğu bilinir; Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya, Amerika ve Norveç'te yasaklandı.
E160(a)* Karoten, alfa-, beta-, gamma- Renklendirici; insan vücudu onu karaciğerde 'A Vitamin'ine dönüştürür; havuçta, turunçgillerde ve sebzelerde bulunur; tereyağ, margarin, kek, sütlü içecekler ve meyve sularında kullanılır; bazı üreticilerin stabilizatör olarak jelatin kullandıkları bilinmektedir.
E160(b)* Annatto (Arnatto, Annato), bixin, norbixin Renklendirici; 'Bixaorellana' ağacından elde edilir; peynir, tereyağı, margarin,unlu gıdalar, çerez, çorba ve içeceklerde kullanılmaktadır; ayrıca eczacılıkta (balgam sökücü olarak) ve tekstil sektöründe kullanılır;jelatinle karışık bulunabilir; kurdeşene neden olduğu bilinir, HACSG² sakınılmasını öneriyor.
E160(c)* Paprika ekstrakt, Kapsanthin, Kapsorubin Renklendirici; kırmızı biber çekirdek ve tohumlarından elde edilir; kümes hayvanı gıdaları, dilinmiş peynirlerde kullanılır; jelatinle karışık bulunabilir; bazı ülkelerde yasaklandı.
E160(d)* Likopen Renklendirici; domates ve pembe greyfurttan üretilir; kanser riskini azaltabilir; jelatinle karışık bulunabilir.
E160(e)* Beta-apo-8'Karotenal
(C 30) Renklendirici; sentetik;dilimlenmiş peynirde kullanılır; bilinen yan etkisi yok; jelatinle karışık bulunabilir.
E160(f)* Etil ester of beta-apo-8'-karotenik asid (C 30) Renklendirici, bilinen yan etkisi yok; alkolle muamele edilmiş olabilir.
E161* Lutein, Kantaksantin Renklendirici; doğal olarak yeşil yaprakta, kadife çiçeği ve yumurta sarısında bulunur, Alkolle muamele edilmiş olabilir. Renklendirici; retinol; bazı mantar, kabuklu hayvan, balık ve flamingo tüyünde bulunur.
E162* Betanin Renklendirici; pancardan elde edilir; bilinen yan etkisi yok; Alkolle muamele edilmiş olabilir.
E163* Antosiyaninler Renklendirici, çiçek ve bitki kaynaklı; alkolle muamele edilmiş olabilir.
E170* Kalsiyum karbonat Hem renklendirici hem mineral tuz; kaya minerali veya kemikten elde edilir; diş macunu, beyaz boya, temizleme tozları, bisküvi, ekmek, kek, dondurma, dondurulmuş konserve sebze ve meyvede ve ilaçlarda kullanılır; yüksek dozlarda zehirlidir; safra, böbrek taşı, hemoroid, kabızlık ve fistül kanamalarına sebep olabilir.
E171 Titanium dioxid Renklendirici; diş macunu ve beyaz boyada pek çok ilaçta bazı peynir çeşitlerinde, krema ve soslarda kullanılır; kan, beyin ve bezlerde, lenf düğümleri ve akciğerde yüksek konsantrasyon oluşturabilir. Almanyada yasaktır.
E172 Demir oxid ve hidroxid Renklendirici; som balığı ve karides ezmesinde kek, pasta ve tatlılarda kullanılır; yüksek dozlarda zehirlidir. Almanyada yasaklanmıştır.
E173 Aluminium Renklendirici; draje, şekerleme, keklerde, tabletlerde dekorasyon maksadı ile kullanılır; bazı ülkelerde yasaklandı.
E174 Gümüş Renklendirici; çikolatalı şekerlemeler ve drajelerde kullanılır; aşırı dozlarda önemli rahatsızlıklara sebep olur; bazı ülkelerde yasaklandı.
E175 Altın Renklendirici; çikolatalı şekerlemelerde drajelerde kullanılır; bazı ülkelerde yasaklandı.
E180* Litolrubin BK Renklendirici; astım, rinit ve cilt hastalıklarına sebep olabilir. Bazı ülkelerde yasaklandı.
E181 Tannik acid Alkolde berraklaştırma ajanı; fındık ve oak ağacı dallarından elde edilir; doğal olarak çayda bulunur.

Kaynak: animal-ingredients.hypermart.net www.foodag.com ve www.muslimconsumergroup.com HACSG (Hiperaktif çocukları destekleme grubu), www.ifanca.org, www.ehalalfood.com, www.eathalal.com, www.whatisinit.com, www.halalpak.com internet sayfalarından faydalanılmıştır.

Kaynak:http://www.gidaraporu.com

GIDALARDA KULLANILAN KANSEROJEN TAT VERİCİLER

TAT VERİCİLER
Numara İsim Yorum
E620* Glutamikasid Tat verici. Tuz maddesi; birçok hayvan ve bitki proteininde bulunur, bakteriden de elde edilir.Astımlı hastalara zararlı olabilir.Bebek ve küçük çocukların gıdalarında bulunması yasaktır.
E621* Monosodyumglutamat (MSG) Tat verici. Tuz maddesi; astımlılarda yan etkisi görülebilir, bebek ve küçük çocuk gıdalarında izin verilmemiştir;sebze,ton balığı ve salata sosu konservelerinde ve dondurulmuş gıdalarda kullanılır.
E622* Monopotasyumglutamat Tat verici.Bulantı, kusma, diyare ve karın kramplarına neden olabilir.
E623* Kalsiyum diglutamat Tat verici. Tuz maddesi.
E624* Monoamonyumglutamat Tat verici. Tuz maddesi.
E625* Magnezyum diglutamat Tat verici. Tuz maddesi.
E626 Guanilikasid Tat verici. Gut hastalığına sebep olabilir.
E627 Disodyumguanilat Tat verici. Gut hastalığına sebep olabilir. Bebek ve küçük çocuk gıdalarında kullanılması yasaktır.
E629 CKalsiyumguanilat Tat verici. Gut hastalığını başlatabilir.
E631* Disodyuminosinat Tat verici. Gut hastalığını başlatabilir, bebek ve küçük çocuk gıdalarında izin verilmemiştir
E633* Kalsiyum inosinat Tat verici. Gut hastalığını başlatabilir.
E635* Disodyum 5'-ribonukleotid Tat verici. Kaşıntılı reaksiyonlara sebep olabilir, kaşıntılar iyi huylu veya habis farklılıklar gösterebilir, reaksiyon, alınan dozla bağlantılı ve giderek artan türdedir, bazı kişiler buna daha duyarlı olabilir; cipsler, hazır şehriyeler ve bazı pastalarda kullanılır.Bebek ve küçük çocuklar korunmalıdır.Bazı ülkelerde Yasaklanmıştır.
E636* Maltol Tat verici.
E637* Etil Tat verici
E640* Glisin ve sodyum tuzu Tat verici.

Kaynak: animal-ingredients.hypermart.net www.foodag.com ve www.muslimconsumergroup.com HACSG (Hiperaktif çocukları destekleme grubu),www.ifanca.org, www.ehalalfood.com, www.eathalal.com, www.whatisinit.com, www.halalpak.com internet sayfalarından faydalanılmıştır.

Kaynak:http://www.gidaraporu.com